13.10.07

And the sky was made of amethyst

...

Birden kalabalığın ve önündeki binanın derinliği ve renkleriyle netlikleri büyük ölçüde kayboldu. Karşısındaki görüntünün sadece sarı ve kahverengi tonlarıyla yapılmış izlenimci bir tablosuna bakıyordu adeta. Ve içinden, birisi ses düğmesini kapatmış, diye geçiriyordu.
Hem görüntü hem ses tamamen kaybolup da, desteksiz kalarak darağacının altında açılan kapaktan aşağı düşen biri gibi bilinçsizlik uçurumuna düşmeden hemen önce bir an, ölmek böyle bir şey mi, diye düşündü.
Doyle arada bir sıçrayarak, ama sol bacağında yeni, gıcırdayan bir eklem oluştuğu için daha çok yarı ezilmiş bir hamamböceği gibi tek ayağı ve iki eli üzerinde sürünerek, yağmurdan kayganlaşmış asfaltın üzeride öğüre öğüre hızla nefes nefese ilerliyor, üstüne gelen arabaların lastiklerini çığlık çığlığa bağırtarak fren yapmasıyla yola doğru eğilen ön tamponlarını görmüyordu.
Mıcırlı bankette, dikkatsizce savrulmuş bir eşya gibi gelişigüzel bir şekilde iki büklüm yatan bedeni görebiliyordu ve iyi olup olmadığına bakmak için kendi kendine işkence ederek zorlamasına rağmen, biliyordu ki iyi olmayacaktı. Bu olayı gerçek yaşamda bir kez, rüyalarda ise defalarca yaşamıştı; aklı endişe, korku ve umutla yanıyordu, ama bir yandan da ne bulacağını biliyordu.
Ama bu defa farklıydı. Hatırladığı asfalta ve otoban direğine saçılmış kan, kemik ve parlak renkli kask parçaları karışımının yerine kafası hala bütündü ve omuzlarının üzerindeydi. ama yüzü Becky'nin yüzü değildi- dilenci çocuk Jacky'nin yüzüydü.
Şaşkınlıkla olduğu yere çöküverdi; sonra aslıda bankette olmadığını fark edince her nedense şaşırmadı. Camsız pencerelerinde kirli perdeler uçuşan dar bir odadaydı. Pencere durmadan şekil değiştiriyordu; kimi zaman yuvarlak oluyor, mimari büzücü bir kas gibi daralıp genişleyerek bazen bir dikiz deliği, bazen de Chartes Katedrali'ndeki gül pencere gibi oluyor, kimi zaman da dörtgen denilebilecek tüm şekillere giriyordu. Zemin de keyfine göre hareket ediyordu; bir an öyle yükseliyordu ki, Doyle tavana çarpmamak için eğilmek zorunda kalıyordu, bir an ise cansız bir trambolin gibi sarkıp onu bir çukurda bırakıyor, o da başını kaldırıp göbek dansı yapan pencereyi izliyordu. Eğlenceli bir oda olduğuna şüphe yoktu.
Ağzı hissizdi ve taktığı iki ameliyat maskesi yüzünden Doyle'un yalnızca parlak gözlerini görebildiği dişçi ona dokunmamasını söylemiş olmasına rağmen, Doyle kürklü bir eldiven giymiş olduğu elini belli etmeden dudaklarına götürdü ve altın rengi kürkün üzerinde parlak kan lekelerini görünce korkuya kapıldı. Dişçiye bak, diye geçirdi içinden ve kendini zorlayarak bu görüntüden çıkıp küçük odaya dönmesine rağmen, kürklü eldivenler hala ellerindeydi ve ağzından hala hızla kan damlıyordu. Yine bir mide krampına dayanarak öne eğilince, kan birinin yerde bıraktığı tabak, çatal ve kaşığın üzerine sıçradı.
Birinin bulaşıklarını ortada bırakmış olmasına çok kızdı, ama sonra bunların kendi akşam yemeğinden kaldığını hatırladı. Uyuşukluğa ve kanamaya bu mu neden olmuştu? İçinde kırık camlar mı vardı? Çatalı aldı ve keskin pıhtılara karşı korkuyla gözlerini dört açarak, tabakta kalan yemek artıklarını karıştırdı. Bir süre sonra içinde cam olmadığına karar verdi.
Peki ama bu yemek neydi? Kokusu soteyi andırıyordu, ama kiviye benzeyen, daha küçük, sert ve daha tüylü bir şeyden ve yapraklardan yapılmış soğuk türlüydü. Aklı tüylü ve türlü kelimelerinin kafiyesine takıldı. İki kelimenin bariz bağlantısı bir elektirikli süpürgenin emiş borusunda sağa sola çarpan madeni para gibi dikkatini çekiyor, başka bir şey düşünmesine engel oluyordu. Sonunda kurtuldu ve tuhaf meyveyi tanıyınca bir an ürpererek aklının berraklaştığını hissetti. Bunları daha önce Hawaii'deki Nuuanu Bahçelerinde, uzun bir ağaçta görmüştü ve ağacın bilimsel adını hala hatırlıyordu. Strychnos Nux Vomica, en zengin ham striknin kaynağı.
Striknin yemişti.
Su berbat kokuyor, birkaç günlük balık leşleri ve çürümüş yosunlarla dolu bir akıntıyı andırıyordu, ama kaldırım rengarenk mayolar giymiş neşeli insanlarla doluydu. Doyle, Yo-Ho büfesinin önünde kuyruk olmadığını görünce sevindi. Sendeleyerek dar pencereye yaklaştı ve adamın dikkatini çekmek için elindeki çeyrekliği tahta tezgaha vurdu. Adam arkasını döndü ve Doyle karşısında önlüğü ve kağıttan beyaz şapkasıyla J. Cochan Darrow'u görünce şaşırdı. Üzüntüyle, sonunda iflas etti, diye düşündü ve artık kahrolası bir muz tezgahı işletmek zorunda. Doyle, "Bana bir-" diye başladı.
Darrow, " Bugün sadece aktif hale gelmiş kömürlü shake'imiz var,"diye araya girdi. Başını dikti. "Sana söylemiştim Doyle."
"Doğru ya. Öyleyse onlardan bir tane alayım."
"Kendin yapmak zorundasın. Benim bir gemiye yetişmem gerek -on dakika sonra batacak." Darrow pencereden dışarı uzandı, Doyle'un yakasına yapıştı ve kuvvetle asılarak, omuzları kenarlara sıkışana dek pencereden içeri çekti.
İçeride ışık yoktu. Bir kül bulutu yükseldi ve Doyle'u öksürttü. Kendini kurtarıp yere indi ve kendini odanın küçük şöminesine kafa üstü inmiş bir halde buldu. Tanrım, diye düşündü, bir o tarafta, bir bu tarafta halüsinasyon görüyorum. Striknin hezeyana yol açar mı? Yoksa iki zehir birden yemeyi mi becerdim?
Yine de Darrow haklıydı, diye düşündü. Bana gereken şey kömür, güçlü bir doz -ve çabuk. Bir defasında bir adamın ölümcül dozun on katı miktarda striknin yediğini ve ardından kömür tozu aldığını ve hiçbir rahatsızlık duymadığını okumuştum. Neydi adı? Touery, işte o. Peki ben nereden bulacağım? Oda servisini ara ve şu kömür filtreli sigaralardan on beş karton getirmesini söyle.
Dur biraz, diye düşündü. Burada gözümün önünde büyük miktarda var zaten. Şömünedeki şu yanmış odun parçaları. Aktif hale gelmemiş olabilir ama yine de içinde milyarlarca mikroskobik göznek vardır, seni daha iyi emebilmek için, sevgili strikninim.
Hemen bir kap ve Mısır ya da başka bir yerin tanrısına ait köpek başlı küçük, bir heykel buldu, bunları havan ve havaneli gibi kullanarak, siyah, yanık ve gevrek odun parçalarını ezip toz haline getirmeye başladı. Bunu yaparken, ellerinde ve dirsekten aşağısında parlak sarı tüylerden bir kürk oluştuğunu fark etti ve gerginlikle bunu halüsinasyonlara bağladı.
Durumun bir başka açıklaması, aklının bir köşesinde sabırla sırasını bekliyordu.
Bu arada ağzından sürekli kan damlıyor, damlalar sık sık taneli siyah toz yığınına düşüyorlardı, ama giderek azalıyordu ve düşüneceği daha önemli şeyler vardı. Taneli siyah maddeyi tüylü parmaklarının arasında gezdirirken, peki bunu nasıl yiyeceğim, diye düşünüyordu.
Önce küçük, hap kadar olan kömür parçalarını yutmakla başladı. Sonra bir köşede duran leğendeki suyu kullanarak siyah tozdan küçük toplar yaptı ve bunlardan düzinelerce yutmayı başardı.
Biraz suyla karıştırınca kolayca şekil verilebililiyordu ve bir süre sonra siyah parçaları yemeyi bırakıp, sıkıştırarak küçük bir insan figürü yapmaya koyuldu. Becerisi karşısında şaşırdı ve ilk fırsatta biraz heykel kili almaya ve bir heykeltıraş olarak yeni bir hayata başlamaya karar verdi. Kol ve bacak parçalarını gövdeye tutturmadan önce parmaklarının arasında sadece birkaç saniye yuvarlamıştı, ama şimdi baldır ve pazuların dolgunluğunu, diz ve dirsek açılarının kusursuzluğunu görüyordu ve başının ön kısmına çabucak yaptığı birkaç tırnak izi de, her nasılsa Michelangelo'nun Sistine Şapeli'nin tavanındaki Adem'ini andıran bir yüz ortaya çıkarmıştı. Bu küçük heykeli saklamaı gerekecekti -günün birinde Louvre'da ya da başka bir yerde gururla sergilenecekti: Doyle'un ilk eseri.
Ama bu yüzün Adem'e benzediğini nereden çıkarmıştı? Yaşlı, korkunç derecede yaşlı bir adamın yüzüydü. Kol ve bacakları da yağmurun arkasından güneşin açtığı bir günde yolda bulduğunuz büzülmüş solucanları andıran kurumuş, çarpık birer karikatürdü. Dehşet içinde heykeli kırmak üzereydi ki, heykel gözlerini açtı ve ağzını yayarak gülümsedi. Yüksek sesli, çatlak bir fısıltıyla, "Ah, Doyle!" dedi. "Konuşacak çok şeyimiz var!"
Doyle bir çığlık attı ve geri geri sürünerek neşeli şeyden uzaklaştı- zemin yükselip alçalma numaralarına yeniden başladığı için bu pek kolay değildi. Bir yerlerden ağır, dişlerini zangırtadan bir davul sesi geldiğini duydu ve duvarlarda dev asit damlaları oluşup yüzeyi eriterek aşağıya inmeye başladıklarında, çok geç de olsa tüm evrenin canlı bir organizma olduğunu ve kendisini sindirmek üzere olduğunu anladı.
Uyandığında yerdeydi...

9.10.07

happy people have no stories

bir balığı böyle bulduğunda başlamalıydın, biliyordun, başladın. bazen boylu boyunca bezenmiş, bilur ballarla beslenmiş, bakır bedenini bu bahtlı bedeviye adaman beklenebilir, başlamak böyledir, acil bir akıl basar başları, balkonlardan bakarsın, berilerden beliriverir: alçaktan boğa böğürtüleri.

asla başkasına bahsetmeyeceksin - balıkla boğanın birbirini bellemesi ancak böyle belleklere, anlıklara aşılanır, bağ bağlar.

7.10.07

welcome sandman#21

Balık alıyorum/ama et yiyen bir balıkmış/minik/Fransa olaya karışıyor/bana balık için evde sürekli yumurta pişirmelisin diyorlar/Fransızca/balık yumurta yiyormuş.


*Gittikçe eskici oluyoruz Olric. Ne yapalım efendimiz yeniliklere yetişemiyoruz. Doğru. Nefes nefese kalıyoruz. Erkeklik bizde kalsın. Olup bitenleri de izlemiyoruz. Eskiye bağlılığımız bir şey bildiğimizden değil. Eskisi bundan kötü olamaz ya, diyoruz. Tam da bilmiyoruz yeniyi. Onlar utansınlar Olric. Biz yine işin kolayına kaçalım. İşimiz pek de kolay değil efendimiz. Kimseyi kandıramadıktan sonra neye yarar Olric? Daha denemedik efendimiz.*

4.10.07

The more I talk about it the less I do control

Bir şeyin tadına bakacaksan orada olacaksın. Sadece yemeğin sonundaki tatlıyı silip süpüremezsin, güzelim.

2.10.07

Everyday hurts a little more

endikasyonlara bakılırsa ben yine bizzat kendim bir alttaki boyuta doğru düşmeliyim. Hay o kurabiyeyi yiyen ben! şapşal! üzerine ne olduğu belirsiz o şeyi içmeseydin bari! bi büyü bi küçül! peki o nereye çıktığı meçhul kapılardan geçip durmana ne demeli?! bir tırtıla mı güvendin? afferim sana... kedi sana diyorum sırıtma!! keşke "croquet" oynamayı bilmeseydim de kraliçe kafamı uçursaydı...bravo bana! insaf! insaf! tik tak tik tak, sonuma yetiştin mi tavşan? tebrikler! bok değil kaka!

1.10.07

bütünüyle kuşkudayım!

Aşkımın şiddetinden koptu gönlün freni
Doktor beni sanıyor hala şizofreni

26.9.07

I am the "who" when you call who's there

Boys and girls of every age

Wouldn't you like to see something strange?

Come with us and you will see

This, our town of Halloween

This is Halloween, this is Halloween

Pumpkins scream in the dead of night

This is Halloween, everybody make a scene

Trick or treat till the neighbors gonna die of fright

It's our town, everybody screm

In this town of Halloween

I am the one hiding under your bed

Teeth ground sharp and eyes glowing red

I am the one hiding under yours stairs

Fingers like snakes and spiders in my hair

This is Halloween, this is Halloween

Halloween! Halloween! Halloween! Halloween!

In this town we call home

Everyone hail to the pumpkin song

In this town, don't we love it now?

Everybody's waiting for the next surprise

Round that corner, man hiding in the trash cam

Something's waiting no to pounce, and how you'll...

Scream!

This is Halloween

Red 'n' black, slimy green

Aren't you scared?

Well, that's just fine

Say it once, say it twice

Take a chance and roll the dice

Ride with the moon in the dead of night

Everybody scream, everbody scream

In our town of Halloween!

I am the clown with the tear-away face

Here in a flash and gone without a trace

I am the "who" when you call, "Who's there?"

I am the wind blowing through your hair

I am the shadow on the moon at night

Filling your dreams to the brim with fright

This is Halloween, this is Halloween

Halloween! Halloween! Halloween! Halloween!

Halloween! Halloween!

Tender lumplings everywhere

Life's no fun without a good scare

That's our job, but we're not mean

In our town of Halloween

In this town

Don't we love it now?

Skeleton Jack might catch you in the back

And scream like a banshee

Make you jump out of your skin

This is Halloween, everyone scream

Wont' ya please make way for a very special guy

Our man jack is King of the Pumpkin patch

Everyone hail to the Pumpkin King

This is Halloween, this is Halloween

Halloween! Halloween! Halloween! Halloween!

In this town we call home

Everyone hail to the pumpkin song

La la-la la, Halloween! Halloween!

24.9.07

i am dead already


hah
hah hah hah hah
ha ha ha ha ha ha ha ha ha
dur... kaçma...
benim de gözlerim vardı bu boşluklarda
parça parça kurtların yediğine bakma
ne ateşli dudaklar değmişti dudaklarıma
komik mi? hah ha ha...
korkunç değil mi? korkunç...

hah
hah hah hah hah
bu mezar, işte bu benim yatağım
bunlar da kurtlar...
etlerimi yemek için sabırsızlanıyorlar
bu toprakları siz attınız üzerime
dün sizlerleydim daha caddelerde
bugün ölülerle...

yooo, yooo, yooo, yooo,
ben ölü değilim
yoo, yoo, yoo, yo, yo, yo, yo,
hayır, hayır, hayır, hayır
istemiyorum bu sandığı
ne olur bu kadar ağır betonlarla kapatmayın üzerimi
dayanamam
yoo, yoo, yoo, ne olur kıymayın bana

26 Subat 1961

dağ gibi ateşler yakıyorlar geceleri
gölgeler oynaşıyorlar
mezar taşlarımı ne?
yoksa onlar mı?
ben ellialtıncı parselden kaçtım buraya
ordan, sizin gömdüğünüz yerden
hah, ha, ha, ha, hah, hah, ha, ha, ha, ha
kurtlar aç kaldı, şimdi çukurda
zavallı kurtlar.

yine birini yakıyor olmalılar, bakın... bakın...
çığlıklar... çığlıklar... çığlıklar...
bizimkilerin çığlıkları, ölülerin...
hah ha hah hah ha ha ha ha hah ha ha ha ha
dedim size biri yanıyor yine
bir eğlence var
birazdan bu çığlıklar benim için atılacak

sahi ben, ben nerden geldim buraya?
bütün duaları unuttum...
peki siz siz kimsiniz? ya bu aydınlık?
bu toz toprak, bu çiçek kuruları üzerimde...
şu yara, şu başımdaki...
sahi, sandukamı çakarken kafatasıma saplanmıştı çivileri.
acemi mezarcılar...
ama benim başım acımazki, ben ölmem ki... hah hah ha ha ha ha

bu gün tam kırkıncı günüm,
didik didik etti kurtlar ellerimi
dokunsanız ellerinizde kalacak
gözlerim, burnum, dudaklarım...
dişlerim koptu yerlerinden.
ben toprağım, ben kemiğim, ben kurdum,
ha ha ha ha ha ha ha ha ha ha
ben ölüyüm.

yılanlar doğuşuyor mezarımda kurtlarla kımıl kımıl
etim çok semiz olmalı...
yoksa dudaklarımı mı paylaşamıyorlar?
ne dersiniz? bir zamanlar kadınlarda paylasamazdı da

bir kış günü yatırdılar beni buraya
hepiniz kalın giyinmiştiniz.
ama ben çırılçıplaktım
ne komik degil mi?
çırılçıplak...
ha ha ha ha ha ha ha
kefen dahi giydiremediler üstüme
param yoktu ki...

tüm adabını öğrendim yer altının
tüm törelerini,
alıştım da.
etlerim parçalanıp düştükçe toprağa
daha da alışıyordum.

ama geceleri korkuyorum yalnızlıktan
yalnızlıktan korkuyorum... oooooooh hah hah ha ha ha ha ha ha
onun için beyaz beyaz geziniyorum rüyalarınızda arasıra
korkuyorum... korkuyorum... korkuyorum...
ne olur beni de alın, beni de alın, beni de alın
geceleri aranıza.

21.9.07

Lift up the reciever I'll make you a believer

Odamda oturmuş bir yandan otuz sekizliğimi temizliyor, bir yandan da gelecek işimin ne olacağını tahmin etmeye çalışıyordum. O anda odamın kapısı açıldı ve Heather Butkiss adındaki uzun ve sarı saçlı bir afet içeri girdi. Üzerinde elbise diye giydiği kısa etek ve dapdar bluz, derin düşünme halindeki bir mandaya bile kalp krizi geçirtebilirdi.

"Senin için ne yapabilirim bebek?"

"Bana birini bulmanı istiyorum."
"Yitik biri ha? Polise gittin mi?"
"Pek sayılmaz Bay Lupowizt."
"Bana Kayzer de bebek... Peki, ne iş?"
"Tanrı."
"Tanrı mı?"
"Evet, Tanrı. Yaradan, Varoluş nedenimiz, Yücelerin yücesi. Bana onu bulmanı istiyorum."

Daha öncede böyle garip müşterilerim olmuştu; ama vücudu böyle olan bir müşteriyi dinlememezlik edemezsiniz.


"Neden"

"Orası benim sorunum Kayzer. Sen yalnızca bul."
"Üzgünüm bebek. Yanlış adama geldin."
"Ama neden?"
"Her şeyi bilmeden..." dedim kalkarken.
"Peki, peki" dedi, alt dudağını dişleyerek. Çorabının lastiğini düzeltti. Ama bu blöfü görmeyecektim.

"Haydi bebek, baştan başlayalım."

"Şeyy...aslında ben çıplak model filan değilim."
"Yaa?"
"Dahası, adım da Heather Butkiss değil. Adım Claire Rosensweig ve Vassar' da öğrenciyim. Felsefe bölümünde. Batı felsefesi tarihi filan... Ocak ayına kadar bitirmem gereken bir ödevim var. Batı dinleri üzerine. Sınıftaki bütün çocuklar kafadan bir şeyler yazacaklar; ama ben gerçekten bilmek istiyorum. Profesör Grebanier eğer ödevi beğenirse sınıfı geçireceğini söyledi. Ve babam da sınıfımı geçersem bana bir Mercedes vaat etmişti."

Bir paket sigara ve bir paket ciklet açıp ikisinden de birer tane aldım. Olay ilgimi çekmeye başlamıştı. İlginç konular. Zeki bir kadın ve o kadının daha iyi tanımak istediğim vücudu...

"Tanrı nasıl bir şey?"
"Hiç görmedim ki?"
"O zaman var olduğunu nerden biliyorsun?"
"Var olup olmadığını bulmak ta senin işin."
"Harika! Nasıl bir şey olduğunu bile bilmiyorsun, öyle mi? Nerede bulabilirim onu?"
"Bilmem. Gerçekten bilmiyorum. Ama her yerde olduğunu söylüyorlar. Yerde, gökte, çiçekte.. sende, bende... şu sandelyede."

Aha! Demek panteistti. Bunu aklımın bir köşesine not ettim. Günde yüz dolar, artı tüm giderler ve bir akşam yemeği randevusuna işi bir deneyeceğimi söyledim. Onayladı, anlaştık. Asansörde birlikteydik inerken. Dışarda hava kararıyordu. Tanrı belki vardı, belki de yoktu; ama bu kentte bu yerlerde benim onu bulmama engel olmaya çalışacak birilerinin olduğundan emindim.


İlk olarak Rabbi Itzhak Wiseman'a gittim. Bizim sinegogda görevli bir hahamdı ve bir keresinde şapkasının içine krema dolduran birilerini yakaladığım için bana bir iyilik borçluydu. Onunla konuşurken birden korktuğunu farkettim. Gerçekten korkmuştu.

"Tabi ortada bir şeyler dönüyor; ama ben onun adını bile boş yere anamam. Adı boş yere anıldığı zaman çok kızar, beni öldürebilir." Adı konusunda bu kadar alıngan birine hiç rastlamamıştım.

"Siz hiç onu gördünüz mü?"
"Tanrı' yı mı!?.. Bana ara sıra da olsa torunlarımı gösteriyorlar diye ben kendimi şanslı sayıyorum!"
"O zaman var olduğunu nerden biliyorsunuz?"
"Nerden mi biliyorum? Bu ne biçim soru? Eğer yukarıda biri olmasa böyle bir elbiseyi on dört dolara olabilir miydim sarıyorsun? Baksana... gabardin üstelik."
"Başka bir dayanağınız var mı?"
"Dayanak mı Tevrat'a ne dersin? O ne ha? Yemek kitabı filan mı? Musa' nın İsrailoğullarını Mısır'dan nasıl çıkardığını sandın? Şarkı söyleyip dans ederek mi? İnan bana, Kızıl Deniz'i ortadan ikiye ayırmak her babayiğidin harcı değildir! Güç ister."
"Güçlü, desene."
"Evet... Çok güçlüdür. Aslında yaptıklarını gören onu daha tatlı biri olarak düşünüyor ."
"Nasıl oluyorda onun hakkında bu kadar çok şeyi biliyorsun?"
"Çünkü biz seçilmiş insanlarız. Bize bütün çocuklardan daha iyi bakar, bir gün onunla bu konuyu tartışmak istiyorum zaten..."
"Seçilmiş insanlar olmak için ona kaç para verdiniz?"
"Orasını karıştırma.."

İşte böyle. Yahudilerin Tanrı'yı tutmak için bir çok nedenleri vardı. Eski bir koruma mekanizmasıydı işleyen. Parayı al, kulunu koru. Ve Rabbi Wiseman'ın konuşlarından anladığım kadarıyla Tanrı, Yahudileri iyi soyuyordu doğrusu. Bir taksiye atladım ve onuncu caddedeki Danny'nin Bilardo Salonuna gittim. Yönetici ince, kısa ve hoşlanmadığım bir tipti.

"Şikago Phil burada mı?"
"Soran kim?"

Yakasına yapıştım ve burnuna doğru konuştum.


"Konuşsan iyi olur böcek."

"Arkada" dedi ani bir tavır değişikliğiyle.

Şikago Phil. Kalpazan, soyguncu, fedai ve ayan beyan Tanrı tanımazdı.


"Öyle biri hiç olmadı, Kayzer. İşin doğrusu bu. Kocaman bir yalan bu, herkesi kandırıyorlar. Koca oğlan diye biri yok. Bir yalan şebekesi bunlar. Çoğu sicilyalı. Uluslararası bir şebeke. Belli bir liderleri yok.. Şeyy... belki de papa' dır... lider yani..."
"Papayla görüşmek istiyorum o zaman!"
"Ayarlarız" dedi göz kırparak.
"Claire rosenweig adı senin için bir şey ifade ediyormu peki?"
"Hayır."
"Heather Butkiss?"
"Bir dakika... Tabii! Radcliff' teki çocukların oksijen peroksit işinde o da vardı."
"Radcliff mi? Bana Vassar demişti."
"O zaman yalan söylemiş. Radcliff' te öğretmendir. Bir süredir bir filozofla çıkıyordu."
"Panteist miydi adam?"
"Hayır. Amprisist... galiba... işe yaramaz biri! Ne Hegel' i nede diyalektik motodolojinin hiç bir adamını tutmadığını duymuştum..."
"Hiç birini mi?"
"Hiçbirini. Bir caz üçlüsünde davulcuymuş bir zamanlar. Sonra kafayı mantıksal pozivitizm'e takmış. En son, Colombia Üniversitesinde bir seri Schpenhauer dersi almak için bir soyguna karıştığını duymuştum. Okuldakilerde onu arıyorlar; ders kitaplarını satıp okul harcını onunla ödeyecekmiş."
"Sağol Phil."
"İnan bana, Kayzer. Yukarıda kimse yok. Yalan bu. Bir an için doğa üstü bir varlığa inansaydım bütün bu işleri yapıp, toplumun anasını satarmıydım sanıyorsun? Evren tamamen fenomenolojik bir olgu. Hiç bir şey sonsuz değil. Her şey anlamsız. Yaşam tamamen absürd."
"Sabahki yarışın üçüncü ayağını kim kazandı?"
"Santa Baby."

O'Rouke' un orada bir bira içerken olanların bir muhasebesini yapmaya çalıştım. İşler karışıktı. Socrates intihar etmişti... ya da öyle olduğunu söylüyorlardı. İsa öldürülmüştü. Nietzsche ise delirmişti. Eğer yukarıda biri varsa bile, kimsenin bunu bilmesini istemiyor gibiydi. Peki Claire Rosensweig neden Vassar konusunda yalan söylüyordu? Descartes haklı olabilirmiydi? Yoksa Kant, Tanrı' nın varlığını ahlaksal anlamda kanıtladığında on ikiden mi vurmuştu?
O akşam, yemeği Claire' le birlikte yedik. On dakikalık bir girizgahtan sonra yatağı boyladık ve artık Batı Felsefesi Tarihi filan umurumda değildi. Tia juana Olimpiyatları'nda jimnastik dalında ödül kazanabilecek her türlü pozisyonu biliyordu. Sonra, yanıma yattı. Saçları yastığın üzerine dağılmıştı. Çıplak vücutlarımız hala birbirlerine dolanıktı. Ben sigara içiyor ve tavana bakıyordum.

"Claire, ya Kierkegard haklıysa?"

"Nasıl yani?"
"Ya Tanrı kavranabilecek değil de yalnızca inanılacak bir varlıksa"
"Bu çok absürd, ama..."
"Bu kadar akılcı olma."
"Kimse akılcı olmuyor, Kayzer." Bir sigara yaktı. "Ontolojik olmayı bırak. Şimdi olmaz. Bu saatten sonra ontolojikliği kaldıramam."

Çok üzgündü. Uzanıp onu öptüm, telefon çaldı. Açtı.


"Sana."


Arayan cinayet masasından Çavuş Reed'di.


"Hala Tanrı' yı arıyormusun?"

"Evet."
"Yaradan, Var Oluş Nedenimiz, Yücelerin Yücesi Rabbimiz mi?"
"Doğru."
"Şu anda morgda bu tanıma tamamiyla uyan biri var. Gelip bir baksan iyi olur."

Gerçekten de oydu. Ve suratına bakılırsa, işi yapan profesyonel biriyiydi.


"Getirdiklerinde ölmüştü."

"Nerede buldunuz onu?"
"Delancey Caddesi'ndeki bir hangarda."
"İpucu filan?"
"Bir varoluşçunun işi. Bundan eminiz."
"Nasıl emin olabilirsiniz ki?"
"Sistemli bir iş olmamış. Ani bir itkiyle yapılmış."
"Yani, bir tutku suçu mu?"
"İyi bildin. Yani, sen de zan altındasın Kayzer."
"Ben mi?"
"Buradaki herkes senin onun sahip olduğu bazı şeylerin peşinde olduğunu biliyor."
"Ama bu, beni katil yapmaz ki!"
"Belki, ama zanlı yapar."

Dışarıya çıktığımda derin bir nefes aldım ve kafamı rahatlatmaya çalıştım. Bir taksi tutup Newark'a, oradan da bir blok yürüyüp Giardino' nun İtalyan Lokantası' na gittim. Orada, siyah bir masada beni bekliyordu. Majesteleri Papa. Yanında iki adam ve çevresinde bir düzine polis vardı.

"Otur" dedi, yediği spagettiden kafasını kaldırarak. Elini uzattı. Otuziki dişimle sırıttım, ama öpmedim. Suratı asıldı ve bu benim hoşuma gitti. Bir puan almıştım.

"Biraz spagetti ister misin?"

"Hayır efendim, siz yiyin."
"Biraz salata."
"Daha yeni yedim."
"Kendin halledersin. Biliyormusun, burada nefis Rofkor peyniri servisi yapıyorlar. Bizim Vatikan' da nerede böyle yemek!"
"Sadede gelelim efendim. Ben Tanrı' yı arıyorum."
"Tam adamına geldin."
"Yani, öyle biri var mı?" Bu lafım herkesin hoşuna gitti ve güldüler. Yandaki adamlardan biri "Ne hoş! Zeki çocuk, Tanrı' nın var olup olmadığını soruyor" dedi.

O anda sandelyemi düzelttim ve nedense deminki adamın küçük ayak parmağı birden sandalyenin ayaklarından birinin altında kalıverdi! "Pardon" dedim; ama adam kıpkırmızı olmuştu bile.


"Tabii ki var Lupowitz ve ben onunla iletişim kurabilecek tek insanım. O yalnızca benimle konuşur."

"Neden yalnızca seninle?"
"Çünkü benim kırmızı cübbem var."
"Şu üstündeki mi?"
"Çek elini. Her sabah kalkar kalkmaz bu kırmızı cübbeyi giyiyorum ve o anda tamam! Patron benim! Sorun giyside. Aslında, kot pantolon ve spor ceket giysem de beni tutuklayamazlardı. Bu, dinen yasak biliyorsun."
"O zaman yalan. Tanrı yok."
"Bilmiyorum. Zaten ne fark eder? Maaş var ya! Üstelik oldukça iyi."
"Hiç kırmızı cübbenizin çamaşırhanede gecikebileceğini ve birden bizim gibi sıradan bir insan olabileceğinizi düşündünüz mü?"
"Tek günlük, hızlı servislerle çalışırım ben. Belki bir kaç sent pahalıya geliyor; ama en azından güvenli."
"Claire Rosensweig adı sizin için bir şey ifade ediyor mu?"
"Tabii. Bryn Mawr' un bilim bölümünde çalışır."
"Bilim mi? ... Sağolun."
"Ne için?"
"Yanıt için efendim." Bir taksi tuttum ve George Washington Köprüsüne doğru yola çıktım. Yolda ofisime uğradım ve bir-iki ayrıntıyı gözden geçirdim. Claire' in evine giderken parçaları kafamda birleştirdim ve ilk kez uydular. Eve vardığımda üzerinde ince bir gecelik vardı ve canı sıkkın görünüyordu.

"Tanrı öldü. Polis buradaydı az önce. Seni arıyordu. Bir varoluşçunun işi olduğunu söylüyorlar."

"Hayır bebek. Sen yaptın."
"Ne? Şakanın sırası değil. Kayzer."
"Sen yaptın" dedim.
"Ne diyorsun sen?"
"Sen bebek. Heather Butkiss değil. Claire Rosensweig de değil... Sen, doktor Ellen Shepherd!" "Adımı nerden biliyorsun?"
"Byrn Mawr' da fizik öğretmeni olduğunu da biliyorum. Orada kürsü elde eden en genç profesörsün sen. Kış ortasında o felsefe meraklısı caz müzisyeniyle tanıştın. Ama evliydi ve bu bile sana engel olamadı. Bir kaç eğlenceli geceden sonra aşık olduğunu düşünmeye başladın. Ama olmadı; aranızda başka bir şey vardı. Tanrı. Görüyorsun bebek, o inanıyordu ya da inanmak istiyordu; ama sen o bilimsel beyninle kanıtlar aradın."
"Hayır Kayzer, yemin ederim..."
"Belli engelleri ortadan kaldırmak için kendine felsefe öğrencisi süsü verdin. Socrates' tan kurtuldun ama bu kez Descartes başına bela oldu. Ondan kurtulmak içinse Spinoza' dan yararlandın. Kant' ın da senden farklı düşündüğünü görünce, onu da ortadan kaldırman gerektiğini düşündün..."
"Ne dediğini bilmiyorsun sen!"
"Leibnitz' i kıyma haline getirdin; ama biri Pascal' a inanacak olursa, işin bitikti. Öyleyse ondan da kurtulmalıydın. İlk hatanı burada yaptın işte: Martin Buber' e güvenmemeliydin. Yumuşaktı o. Tanrı' ya inanıyordu... Senin için yapılacak tek şey kalmıştı: Tanrı' nın kendisinden kurtulmak!"
"Kayzer, sen delisin'"
"Hayır bebek! Ona yaklaşmak için panteist gibi davrandın. Birlikte Shelby' nin partisine gittiniz ve Jason' ın bakmadığı bir anda onu öldürdün!"
"Shelby ve Jason da kim oluyor?!"
"Ne fark eder? Yaşam nasıl olsa absürd değil mi?"
"Kayzer" dedi hafifçe titreyerek. "Bana bunu yapmayacaksın değil mi?"
"Evet bebek; Yaradan nalları diktiğine göre, birinin bu işi üstlenmesi gerek, öyle değil mi?"
"Oh Kayzer, birlikte gidebiliriz. Yalnızca ikimiz. Felsefeye filan da boş veririz... Bir yere yerleşir ve...ne bileyim, belki anlambilimle ilgileniriz."
"Kusura bakma bebek, boşa nefes tüketiyorsun."

Artık salya sümük ağlamaya başlamıştı. Birden elini kaldırıp zaten ince olan geceliğinin omuz askılarından birini indirdi. Bir saniye sonra karşımda "Al beni, seninim" diyen Venüs güzelliğinde bir çıplak kadın vardı. Bu Venüs' ün bir eli benim saçlarımı okşarken, bir elinin de kırk beşlik bir tabancayı sırtıma dayadığını fark ettim son anda. Ona sarılmadan, hazır bekleyen otuz sekizliğimin tetiğini çekmeden önce kendi silahının horozunu kaldıracak kadar zaman tanıdım. Silah düştü elinden. İnanılmaz gözlerle baktı bana.


"Kayzer... nasıl olur?"


Yavaşça gidiyordu artık; ama hızlı davranıp son sözümü söyledim:


"Evrenin kendi varlığı ile çelişki içinde olan karmaşık bir ide olarak belirtilmesi ve gerçek varlığın içinde ya da dışında olması, aslında algısal bir hiçliktir ya da en azından, subjektif başlıkla ilintili olan ya da objektif varlık eksikliğinden doğan ve fizik kurallarına bağlı olan daimi bir varoluşla ilintili olan bir hiçliktir."


Önemli bir sözdü bu; ama galiba ölmeden önce ne demek istediğimi anlamıştı.

20.9.07

today seems like a good day to burn a bridge or two

...Yakışıklı prens gerçekten bir kurbağa ve güzel prensesin nefesi pis kokuyor...
...Mükemmel aşkı yaratmak yerine mükemmel aşığı arayarak boşuna zaman harcıyoruz...

19.9.07

Trapeze without a net

"Tıraş olduğum zaman," diyordu yarı-delinin biri, "Tanrı değilse kim, gırtlağımı kesmeme engel oluyor?" İman, eninde sonunda, korunma güdüsünün bir hüneriymiş. Her tarafta biyoloji...ЖTanrı'nın dahi kurtaramayacağı ruhlar vardır; dizlerinin üzerine de çökse, onlar için dua da etse.ЖBazı ebediyet ve ateş nöbetlerinden sonra, Tanrı olmaya niçin tenezzül etmemiş olduğumuzu kendimize sorarız.ЖKendi mezartaşını yazan bir yerkürede, terbiyeli cesetler gibi davranacak kadar ağırbaşlı olalım.ЖBir hasta bana şöyle diyordu: "Benim acılarımın neye hayrı var? Acılarımdan yararlanabilecek, ya da onlarla böbürlenebilecek bir şair değilim ki."ЖEğer Tanrı'ya inansaydım, kendimi beğenmişliğimin haddi hududu olmazdı: Sokaklarda çırılçıplak dolaşırdım...ЖBöyle bir acı çekme iştahıyla kahrolunduğu zaman -bunun sonunu getirmek için- binlerce hayat gerekirdi; ruhların göçü fikrinin nasıl bir cehennemden çıkmış olabileceği anlaşılıyor.ЖBenim inanmazlıkta daha büyük bir kuvvetim ne diye yok! Tenime başka bir ismi, Hasım'ın ismini yazıp, onun için ışıklı tabela hizmetini ne diye göremiyorum!ЖBir azizden de çok işe yaramaz olmak...

18.9.07

In the time of chimpanzees I was a monkey

Terk edilmiş şato, cinli şato, hortlaklı şato. Halk, canlı ve ateşli hayal gücüyle, bir süre sonra, şatoyu hayaletlerle doldurdu; hortlaklar görülüyor, ruhlar gecenin bir vaktinde şatoya geri dönüyordu.

[beni de böyle yakmışlardı:hayalgücü:cadıydım]

17.9.07

Don’t break my heart, and i won’t break your heart shaped glasses

İkimizi de aşka düşür
Sana tanrısın derim Eros!
Sen tut beni yak, onu gözet
İşte bu tanrılığa sığmaz.

14.9.07

God is busy, may i help you?

Çaçaron çirozlar ve tembel salyangozlar
Sümüklüböcek sevişmeleri ve yeni melodi terennümleri
Nedense hep ateşle birlikte anılan semenderler ve sitoplazma aktiviteleri
Sıkıntı ve bunaltı
Nem ve basınç artışı
Çöplük kraliçeliği ya da kırmızı krallığı
İyi kedi, kötü kedi

13.9.07

Strawberries cherries and an angel's kiss in spring

Mantarları yetişiyor bahçelerinde
Dargınlığın kül kadife mantarları
Çocuk dolusu bir rugan pabuç gibi

İspanyoletleri inik vernik evinin
Panjurları serin serin örtük gölge
İçerde miniksel peri pırıltıları

Kara kargalar anlatıp duruyor işte
Öpülmekten korktuklarını avuçlarının
Ah ne utandıklarını güzelliklerinden

Bil ki en inanmadığım şey saklambaç
En inanmadığım şey İzmir İzmir'de
Sen uzun saçlı uzun gözlü dargın peri

12.9.07

I heard the music of Erich Zann

Kuşkonmaz.
Hem de hayır kelimesini kabul etmeyen cinsinden kuşkonmaz.
Kuş, bir gün konar.
Her şey olur alt/üst.
(just end your turn)
Jokerler gülümser.
Kahkahalar olur sana yorgan ya da duvar.
Sesin kaybolur ya da geri döner, duymazlar.
Düşerken sonra hooop bitiverir kabus.
Biteviye incil namesi.
Kim korkar kırmızı duvarlardan ya da konmaz yeşil kuşlardan?
Konan kuşlar ya saksağan ya da papağan.
Sallan yuvarlan
(düş)/(tutamasınlar)
Yüzünü dökme küçük kız bir tek sen misin perişan?

11.9.07

welcomesandman#20

yolda yürürken 3 çocuk saldırır/ kaçarım/ dar sokaklardan denize inerim/ öldürecekler belki/ kumsalda yarısı denizin içinde yarısı dışarıda bir kayalık mağaranın altından geçip başka bir koya varırım/ kayalıklara inşa edilmiş bir ev/ içeri girince kimse şaşırmaz/ çocuk kaçıran deli adam yaşıyor orada/ ben de kaçırılmış oluyorum böylece/ kaçırdığı çocukları kendi yetiştiriyor/ uygun değilsen öldürüyor/ kaçamıyorum ve duruyorum günlerce/ bir odada 3 yatak/ oda arkadaşım bir kız/ adam ertesi gün bir erkek çocuğu öldürüyor/ bilgisayarın başında oturuyorum/ bir japon çocuk (eski öğrencisi) ve adamın karısı geliyor havuzdan çıkıp/ beni tehdit ediyorlar/ karısı benden nefret ediyor/ adamın fotograflarını çekiyorum/ biblolar var/ kadının bibloları/ kadın bir gece dışarı çıkıyor/ ben uyumaya gidiyorum/ adamı öldürüp kaçabilirim/ planlıyorum/ adam bana bir takım kelimelerin ingilizcelerini soruyor/ ilk kelimem canavar/ bu bir sınav/ cevaplıyorum.

10.9.07

Başını dizime düşür uyu

Beklemek o anı kendini yorgunluktan öldürmekle aynı şey. Rüyalarımda (hayallerimde) yedinci sahneye gelince ölüyorum. Aynadan yansıyan ejderha acıyı içinde buluyor ve ben korkmaya başlıyorum. Kurabiye kadar kırılganım. Odak ve de ( ya da ) ortak noktamız görmemezlikten gelmek mi olmalı? Şaşırtmak istiyorsan (bir perşembe günüydü sanki?) inançlı bir ayna kullanıcısı olmalısın. Kimselere bağırıp çağırmak ya da kahramanım olmanı sağlamak -kılıcım ve tacım nerede?!?!?!- değil ki amacım. Cadılar kafayı önce vişnelere taktılar sonra sürüngen kuyruklarına. Gerçekse öpmek eyleminde yatıyor. Kahvaltıdan sonra uyumalı bence. O vakte kadar hiç uyumamış olunmalı. Işıkları söndür(meden) yataklara koşalım. Denizlerdeki balıkları kurtaralım boğulmadan, süpürgelerle kovalanalım, yorganları yakalım. Şaşırtan limon ağaçları bize ne hatırlatmalı? Su altında çorap giymek neyse işte şimdi biz oyuz. Saçlarımdan başladım ölmeye, yavaş yavaş gidiyorum. Tek umudum yolda bir hamak bulmak ya da her şeyi bir odaya taşımak. Kokumu beğenmiş olmalısın. Talih benim için bir gece dönecek.

7.9.07

kırmızı balık dinle! sakın yemi yeme!

…”Onu da yarın akşam anlatırım” dedi Balık Nine “uyku saati geldi, iyi geceler.”

On iki bin küçük balık iyi geceler dileyerek yatmaya gittiler.

On bir bin dokuz yüz doksan dokuz küçük balık iyi geceler diledikten sonra yuvalarına gidip uzandılar, hemen de uykuya daldılar. Balık Nine de uyudu.

Ama küçük bir kırmızı balığın gözüne uyku girmedi. Bütün gece boyunca hep denizleri düşündü, düşündü…

6.9.07

this world's essentially an absurd place to be living in

Neden hep Bayan Chantal'ın düşüncelerinin dört köşe olduğunu düşünmüşümdür? Orasını bilemem. Fakat onun her dediği kafamda bu biçimi alır. Bir kare, karşılıklı dört köşesiyle kocaman bir kare. Düşünceleri bana hep yuvarlak ve çember gibi tekerlenir gelen başka insanlar da vardır. Herhangi bir şey üzerinde bir tümceye başladılar mı on, yirmi, elli yuvarlak düşünce çıkar, gider, yuvarlanır ve gözümün önünde, irili ufaklı, birbirinin arkasından, ta ufukta bir noktaya kadar koşar. Bir takım insanların da sivri düşünceleri olur. Neyse, bunların pek önemi yok.

5.9.07

Lorem Ipsum

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer adipiscing elit. Nunc ultricies, libero sit amet accumsan consectetuer, diam dolor porttitor nunc, eu congue tortor lectus vitae enim. Mauris ornare felis vitae nulla. Nam sit amet justo pretium odio varius gravida. Curabitur a nunc at ligula bibendum vestibulum. Pellentesque tincidunt. Nam turpis. Etiam ut nibh sed est eleifend convallis. Etiam a quam. Proin sollicitudin. Class aptent taciti sociosqu ad litora torquent per conubia nostra, per inceptos hymenaeos. Etiam lorem.

Nullam sit amet nulla et pede elementum ultricies. Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer adipiscing elit. Donec mattis. Suspendisse potenti. Sed magna turpis, facilisis ac, vestibulum a, sollicitudin vitae, turpis. Nam sed tortor. Vivamus vehicula, tortor eu tincidunt adipiscing, quam lorem gravida orci, ac egestas ante enim nec risus. Quisque ac metus. Vestibulum vulputate nibh vitae risus. Donec neque est, scelerisque non, malesuada vel, convallis malesuada, nisi. Cras venenatis sem at est. Sed interdum convallis nunc. Ut elit.

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetuer adipiscing elit. Aliquam tincidunt, elit sit amet consequat vehicula, sem metus eleifend elit, at bibendum mauris nibh sodales augue. Fusce suscipit fringilla enim. Morbi nisi pede, vestibulum ut, laoreet faucibus, ultrices vitae, lorem. Sed nisi eros, imperdiet sed, commodo a, bibendum in, nisi. Proin accumsan nibh non mi. Class aptent taciti sociosqu ad litora torquent per conubia nostra, per inceptos hymenaeos. Fusce aliquet, nulla scelerisque rutrum commodo, ligula magna viverra nisi, ut aliquet orci nisl non urna. Pellentesque habitant morbi tristique senectus et netus et malesuada fames ac turpis egestas. In egestas, turpis vel porttitor fringilla, lorem dolor faucibus sapien, et elementum nunc mi eget ligula. Aliquam ullamcorper elementum dui. Morbi at mi. Ut vel leo id massa viverra faucibus. Etiam elit pede, ultrices aliquet, bibendum et, ultrices eget, turpis. Pellentesque tellus. Aenean suscipit tortor et odio. Cras nec tellus nec ante iaculis bibendum. Maecenas sodales commodo sem. Morbi at mi vel neque sagittis tempor.

: uyku'ya teşekkürler :

http://www.lipsum.com

4.9.07

human existence is pointless

Wolf (sahibi): Biraz gezmek iyi gelecek sana, emin ol.
Senatör Dupont (köpek): Beni bunaltan bir şeyin ne faydası olabilir bana?
Wolf: Herşey bunaltıcı, buna rağmen birşeyler yapıyoruz.
Senatör Dupont: Oh! Hiç birşey sizi eğlendirmiyor diye, herkesin herşeyden iğrendiğini sanıyorsunuz.
Wolf: İyi, şu anda neyi arzuluyorsun?
Senatör Dupont: Eğer size aynısı sorulsaydı, cevaplamak için bayağı zorlanırdırnız, değil mi?
------
Wolf: Yine de, buradan birinin geçmekte olduğunu ve dişi bir köpeği olduğunu varsay...
Senatör Dupont: Bunlarla kandıramazsınız, herşeyden vazgeçtim ben.
Wolf: Ayrık otu dışında, garip bir zevk. Ben küçük, güzel dişi bir köpeği tercih ederdim.
Senatör Dupont: Kendinizi engellemeyin. Kıskanç değilim. Biraz bağırsaklarımdan rahatsızım sadece.

3.9.07

Ay - ay spagetti ay!

İçinizde kimse yoktur ki, yürekli arkadaşlarım, Ay’ı görmemiş olsun ya da hiç değilse, Ay’dan söz edildiğini duymamış olsun. Size burada, gecelerin yıldızından söz etmeme şaşmayınız. Belki o bilinmeyen alemin Colomb'ları olmak da bizim yazgımızdır. Beni anlayınız ve olağanca gücünüzle desteleyiniz. Ben sizi Ay'a götüreceğim.

31.8.07

Le Vaisseau Fantome

Küçük bir gemi vardı
Yaşlı vampir Ugolin'in gemisi
Çocuklarıyla açıldı denize bir gün
Bedava gezdirmekti bahanesi

Derken kiler boşaldı, erzak tükendi
Beş altı hafta geçmişti aradan
"Üzülmeyin" dedi yaşlı Ugolin
"Hiç tiksinmedim ben çocuklarımdan"

Yalnızca gereklilik bu, incelik de denebilir
İşte kısa çöpü çekti çocuklardan biri
Gerçek bir baba, barış içinde
Ancak böyle hazmedebilirdi sevgisini

Yani şu efsanevi Ugolin, şu ince ruhlu adam
Babasız kalmasınlar diye tabii ki
Oturup tek tek çocuklarını yedi

Ah! Hatırladıkça kanatır benim de yüreğimi

28.8.07

welcomesandman#19

o/ben/cadıyız/o gündüz görünmüyor/gündüz görünemeyecek kadar güzel/siyah cübbelerimiz var/ bir adamı doğru yola döndürme çabası içindeyiz/adam hayır der/adamın kafasını keseriz/başı yerden geriye bindiği ata doğru yükselir/adam eyerin üzerinde yatarken kafası gelip ters olarak yerine oturur/şeytanın ordusuna katılmıştır artık/ortalık aydınlanır/atlı başka adamlar etrafımızı sarmıştır/bağırarak kafası ters adamı alıp giderler.



*Moment adında bir kavram: ne otobüste çıkar karşınıza ne sinemada. Kimse birbirini öldürmez moment yüzünden. Bizim sınıfta biri vardı: momente inanmıyorum diye tutturmuştu. Ben nefret ediyorum momentten: günümü zehir ediyor.*

27.8.07

ama kralın köpek sıkıysa at taşı

Peki bu konuda ne biliyordum ki ben, ne kadar zavallı bir aptaldım, acaba bir fikrim var mıydı, acaba ona vaat edecek herhangi bir şeyim var mıydı?... Acaba benim kafamdan mı çıkıyordu bu siktiğim sesler?... Dudaklarımı vahşice ısırdım, aksi takdirde benim durumumda ona ninni söylemem ya da papatya çayı teklif etmem gerekiyordu. Yanı başında kaldım, gergin ve sessizce, kuzey kutbunda buzdolabı ne kadar gerekiyorsa ben de burada aşağı yukarı o kadar işe yarıyordum. Uykuya daldıktan epey bir süre sonra ışığı söndürdüm ve karanlıkta gözlerimi kocaman açtım, bir iblis ordusunun karanlıktan fışkırmasını bekledim. Ne yapacağımı bilemeyeceğimden emindim.

----

Ona yanıldığını ya da herşeyin yoluna gireceğini kanıtlamak için yenik düşmüş fikirlerimle ortaya çıkmanın bir anlamı yoktu. Her zaman, üçüncü derece bir yanığı iyileştirmek için elinde bir bardak suyla orta yerde bitiveren bir alık bulunur. Mesela ben.


24.8.07

Not one day goes by that I don't know that I'm dying

Günün merkezinde, kaplumbağa gibi kabuklu bir kınkanatlıya binmiş giden göçmen bir sardalya sürüsünün arasına tıkılmış, uzun ve tüysüz boyunlu bir horoz aniden içlerinden birine, sakin tabiatlı birine yönelik bir tirada girişti; konuşma tarzı, itirazla nemlenmiş havada kat kat açıldı. Sonra, bir hiçliğin çekimine kapılan yavru kuş, kendini bu hiçliğe yuvarladı.
Şehrin çıplak çölünde, onu tam tamına aynı gün tekrar gördüm; kendisine, beş para etmez bir düğme nedeniyle haddi bildiriliyordu.

: armağan ekici'ye saygılar :

23.8.07

the only thing that scares me is Keyser Söze

“The greatest trick the Devil ever pulled was convincing the world that he didn't exist.”

22.8.07

Oh my God, please take me now.

Aslan soyunun pençeleriyle toprağı deştiği ve ona boyun eğen öbür hayvanlarla birlikte, kazdığı mağaralara gömüldüğü görülecek.

Karanlıkları giyinmiş hayvanlar çıkacak topraktan ve insan soyuna amansızca saldıracaklar; vahşi ısırıklarından kanı zehirlenecek, acımasızca sömürülüp yenecek.

Korkunç kanatlı yaratıklardan oluşan bir kabile geçecek gökten, insanlara ve hayvanlara saldıracaklar, çığlıklar atarak azık edecekler onları; işkembelerini kıpkızıl kanla dolduracaklar.

I 63 (15) r.

İnsanların parçalanmış etlerinden kan fışkırdığı ve tenlerini ıslattığı görülecek.

Öyle amansız bir hastalığa yakalanacaklar ki tırnaklarıyla yırtacaklar tenlerini: uyuz olacaklar.

Bitkilerin yaprak vermediği, ırmakların akarken donup kaldığı görülecek.

Denizlerin suyu göğe yükselip en yüce dağ doruklarını aşacak,sonra da insanların evleri üstüne dökülecek: bulut biçiminde.

Ormandaki en ulu ağaçların, rüzgarın önünde doğudan batıya sürüklendiği görülecek: denizler ötesine.

İnsanlar kendi yiyeceklerini yerlere atacaklar: ekerek.

I 63 (15) v.

21.8.07

what happened to the golden ball?


Gulietta'nın Prenses Leigh-Cheri'ye, Prenses Leigh-Cheri'nin de King County Hapishanesi'nde Bernard Mickey Wrangle'a nam-ı diğer Ağaçkakan'a anlattığı masaldır:

Bir zamanlar, çok uzun yıllar önce, insanın istediği şey için dilek tutmasının hala işe yaradığı günlerde bir kral yaşarmış. Kralın bütün kızları güzelmiş ama en küçüğü öylesine güzeller güzeliymiş ki, çok şeyler görüp çok azını unutmuş olan Güneş bile onun yüzüne her ışıdığında hayret edermiş.
Bu kızın çok beğendiği bir oyuncağı, tüm kalbiyle sevdiği altın bir topu varmış. Sıcak günlerde sarayın yakınındaki ormana gider, bol yapraklı bir ağacın gölgesinde altın topunu saatlerce havaya atıp tutarmış. Ormanda bir pınar varmış ve prenses genellikle pınarın başında oynarmış. Susayınca serin sudan içebilsin diye.
Günlerden bir gün altın top genç kızın küçük ellerine değil de yere düşmüş ve pınarın içine zıplamış. Top suya batarken prenses onu gözleriyle takip etmiş ama pınar çok derinmiş ve top çok geçmeden gözden kaybolmuş. Pınarın dibini görmek mümkün değilmiş. Bunun üzerine prenses ağlamaya başlamış, sanki küçük kalbi kırılmış gibi giderek daha yüksek sesle feryat etmiş.
Bu halde topunun yasını tutarken, gırtlaktan çıkan bir sesin kendisine seslendiğini işitmiş. 'Ey, kralın kızı, ne oldu? Daha önce hiç böylesine çok ağlayan birini işitmemiştim.'
Prenses sesin nereden geldiğini anlamakiçin etrafına bakınmış ama tek gördüğü, koca çirkin kafasını suyun dışında tutan bir kurbağa imiş. 'Ah, sen miydin, vırak vırak kardeş.' demiş prenses. 'İlla ki bilmek istiyorsan, ağlıyorum, çünkü harika altın topum pınara düştü ve öylesine battı ki, onu asla çıkaramayacağım.'
'Sakin ol, ağlama. Galiba sana yardım edebilirim. Oyuncağını kurtarabilirsem bana ne vereceksin?'
'Ah, ne olursa, ne olursa. En çok neyi istersen, sevgili kurbağa. Güzel elbiselerimi, incilerimi, at arabamı, hatta şu başımdak, mücevher kaplı tacımı bile.'
Kurbağa şöyle yanıtlamış: 'Elbiselerin, incilerin, hatta tacın bile benim hiç işime yaramaz ama bak ne diyeceğim. Eğer bana sevgi gösterip oyun arkadaşın ve eşin olmama izin verirsen, küçük masanda yanında oturup küçük tabağından yemek yememe, küçük bardağında su içmeme ve küçük yatağında yanında uyumama izin verirsen o zaman ben de doğru suyun dibine dalar, altın topunu geri getiririm.'
Prenses gözyaşı dökmeyi hemen bırakmış. 'Elbette, ' demiş. 'Elbette. İstediğin her şeyi yapmaya söz veriyorum, yeter ki topumu geri getir.' Ama içinden şöyle düşünmüş: 'Bu aptal yaratık amma saçma konuşuyor. Öteki kurbağalarla birlikte yüzüp vıraklamaktan başka bir şey yapabilir sanki, herhangi birinin eşi olabilir sanki!'
Ancak kurbağa prensesin söz verdiğini duyar duymaz yeşil kafasını suyun altına sokmuş ve pınarın içine dalıp gözden kayolmuş. Uzunca bir süre gibi gelen bir zamandan sonra sular sıçratarak geniş ağzında altın topla birlikte suyun yüzeyine çıkmış. Topu otların üzerine fırlatmış.
Kralın kızı topuna kavuştuğu için tabii mutluluktan uçmuş. Topu avuçlarıyla yakalamış, havaya atıp tutarak saraya doğru koşar adım uzaklaşmaya başlamış.
'Dur, dur!' diye bağırmış kurbağa. 'Beni de al. Senin kadar hızlı koşamam.'
Gelgelelim kurbağa boşuna yalvarıp yakarmış; çünkü ne kadar vırakladıysa da prenses hiç kulak asmamış. Telaşla evine doğru gitmiş, çok geçmeden zavallı kurbağayı tamamen unutmuş. Kurbağa tahminen pınarda yaşamayı sürdürmüş.
Ertesi gün prenses, kral ve maiyetindekilerle birlikte masada oturmuş, güzel bir akşam yemeği yerken mermer merdivenlerden hızlı ve hafif bir patırtı gelmiş, ardından kapının vurulduğu ve bir sesin bağırdığı işitilmiş: 'Kralın en küçük kızı, içeri al beni!'
Prenses gelenin kim olduğunu anlamak için haliyle kapıya gitmiş ama kurbağayı orada nefes nefese otururken görünce kapıyı yüzüne çarpmış. İçi epey huzursuz, yemeğinin başına dönmüş.
Onun biraz garip davrandığını ve kalbinin hızlı attığını farkeden kral, 'Evladım neden korktun? Kapıda seni alıp götürmek isteyen bir dev mi vardı?' demiş.
'Hayır.' diye cevap vermiş prenses. 'Dev değildi, iğrenç bir kurbağaydı sadece.'
'Öyle mi? Peki ne istiyormuş kurbağa?' diye sormuş kral.
Kralın en küçük kızının gözlerinden yaşlar boşanmaya başlamış. Dayanamayıp önceki gün pınarın orada olan her şeyi anlatmış. Sözlerini bitirince 'Ve şimdi burada, kapının önünde, içeri yanıma gelmeyi istiyor.' diye eklemiş.
Sonra herkes kurbağanın yeniden kapıyı vurup bağırdığını işitmiş:

En küçük kızı kralın,
Açın kapıyı açın!
Ne söz vermiştin bana
Derin pınarın başında?

'Verdiğin söze saygı duymalı ve onu daima tutmalısın,' demiş kral sertçe. 'Derhal gidip kurbağayı içeri al.'
Bunun üzerine prenses gidip kapıyı açmış. Kurbağa içeri zıplamış, prensesi sandalyesine dek hemen arkasından izlemiş. Sonra başını kaldırıp ona bakmış ve 'Beni kaldır da yanına oturayım.' demiş. Ama prenses kral emredene dek onu yukarı kaldırmayı geciktirmiş.
Kurbağa sandalyeye oturur oturmaz masaya çıkamayı istemiş, masanın üzerine oturup acıkmış bir halde etrafına bakınmış. 'Tabağını birazcık yaklaştır da birlikte yiyelim.' demiş.
Prenses isteksizce dediğini yapmış ve kurbağa iştahla karnını doyurmuş. Prensesin ise lokmaları boğazına dizilmiş.
'Tıka basa doydum,' demiş kurbağa sonunda. 'Yorgunum. Beni odana taşıyıp yumuşacık yatağını hazırlaman gerek, ki yatıp uyuyabilelim.'
Prenses söylenmeye, inlemeye, ağlamaya, sızlanmaya başlamış. O soğuk, ürpertici kurbağayı güzel, temiz yatağında istemiyormuş. Kral ona kızmış. 'İhtiyacın olduğu bir anda ona bir söz vermişsin,' demiş. 'Şimdi ne kadar tatsız olsa da sözünü tutmak zorundasın.'
Prenses yüzünü korkunç bir ifadeyle buruşturup kurbağayı almış ve üst kata taşımış, onu bir köşeye pis bir çarşafın üstüne yerleştirmiş. Sonra yatağın içine girmiş. Ancak daha uykuya dalmadan kurbağa pıt pıt başucuna gelmiş. 'Beni yanına al, yoksa babana söylerim.' demiş.
Prensesin canına tak etmiş. Öfkeden deliye dönüp kurbağayı yakalamış. 'Hayatımdan defol, seni yapışkan kurbağa!' diye haykırmış. Var gücüyle kurbağayı duvara fırlatmış.
Kurbağa yere düşünce artık kurbağa değilmiş. Gözleri sevgi dolu, güzel gülümseyen bir prense dönüşmüş. Kurbağa prens, prensesin elini tutmuş, kindar bir cadının kendisine nasıl büyü yaptığını ve onu masum güzelliğiyle ancak prensesin kurtarabileceğini anlatmış. Sonra ona evlenme teklif etmiş, prenses de babasının rızasıyla onunla evlenmiş. Ve birlikte prensin ülkesine gitmişler, oranın kral ve kraliçesi olmuşlar, ondan sonra hep mutlu yaşamışlar.

10.8.07

just another false alarm

Albert Camus wrote that the only serious question is whether to kill yourself or not. Tom Robbins wrote that the only serious question is whether time has a beginning and an end. Camus clearly got up on the wrong side of bed, and Robbins must have forgotten to set the alarm.

*Neden köşeme çekilip ölümü beklemesini bilmiyorum da insanların yaşantılarına burnumu sokuyorum? Sonra da davranışlarına katlanamıyorum? Bu gidişle ben böyle yaşamaya devam edersem, ölümün geleceği falan yok.*

9.8.07

hey hey hey i hate the world today


*Olmayan bir mesele için düşünce tarihinin insanı yücelten gelişimini bozamayız. Siz kendini şövalye sanan Don Kişot gibi ilginç de değildiniz üstelik. Özür dileriz, bizi rahatsız etmeyin. Düşünecek meselelerimiz var. Her gün yüz binlerce insan ölüyor. Ancak ilginç olanlarla ilgilenebiliriz. Next please!*

8.8.07

all my heroes are weirdos

Bir Fama'nın duvar saati vardı ve her sabah onu özenle kurardı. Bunu gören Cronopio gülmeye başladı, evine dönüp enginar-saati ya da cynara icat etti, her iki türlü de söylenebilir.

Cronopio'nun enginar-saati, duvarda bir deliğe sapından tutturulmuş çok iri cins bir enginardır. Enginarın sayısız yaprağı hem şimdiki saati, hem de aynı zamanda bütün saatleri gösterir, öyle ki saatin kaç olduğunu öğrenmesi için Cronopio'nun yapraklardan birini koparması yeterli olur. Soldan sağa doğru kopardığından, yaprak hep doğru zamanı gösterir ve her gün yeni bir yaprak dizisini koparır. Tam ortasına geldiğinde zamanı ölçmek artık olanaksızdır ve merkezdeki sonsuz mor gülde uçsuz bir mutluluğu keşfeder Cronopio. Daha sonra onu sirkeli sosla yer ve deliğe başka bir saat yerleştirir.

7.8.07

Vincent's favorite author is Edgar Allan Poe


Vincent Malloy is seven years old
He's always polite and does what he's told
For a boy his age, he's considerate and nice
but he wants to be just like Vincent Price

He doesn't mind living with his sister, dog and cats
though he'd rather share a home with spiders and bats

There, he could reflect on the horrors he's invented
and wander dark hallways alone and tormented

Vincent is nice when his aunt comes to see him
but imagines dipping her in wax for his wax museum

He likes to experiment on his dog Abercrombie
in the hopes of creating a horrible zombie
so he and his horrible zombie dog could go searching for victims in the London fog

His thoughts though aren't only of ghoulish crimes
He likes to paint and read to pass some of the time
While other kids read books like "go Jane go"
Vincent's favorite author is Edgar Allan Poe

One night, while reading a gruesome tale
He read a passage that made him turn pale
Such horrible news he could not survive
for his beautiful wife had been buried alive
He dug out her grave to make sure she was dead
unaware that her grave was his mothers flower bed

His mother sent Vincent off to his room
He knew he'd been banished to the tower of doom
Where he was sentenced to spend the rest of his life
alone with the portrait of his beautiful wife

While alone and insane, incased in his tomb
Vincent's mother bursts suddenly into the room
She said, "If you want to, you can go out and play.
It's sunny outside and a beautiful day."

Vincent tried to talk, but he just couldn't speak
The years of isolation made him quite weak
so he took out some paper and scrolled with a pen,
"I am possessed by this house and can never leave it again."

His mother said, "You are not possessed and you are not almost dead
These games that you play are all in your head
You're not Vincent Price, you're Vincent Malloy
You're not tormented or insane
You're just a young boy
You're seven years old and you are my son
I want you to get outside and have some real fun."

Her anger now spent, she walked out through the hall
and Vincent backed slowly, against the wall
The room started to sway, to shiver and creek
His horrid insanity had reached it's peek

He saw Abercrombie, his zombie slave
and heard his wife call from beyond the grave
She spoke from her coffin and made ghoulish demands

While through cracking walls reached skeleton hands
Every horror in his life that had crept through his dreams
Swept his mad laughter to terrified screams

To escape the madness he reached for the door
but fell limp and lifeless on the floor

His voice was soft and very slow
As he quoted "The Raven" from Edgar Allan Poe,
"And my soul from out that shadow that
lies floating on the floor
shall be lifted - - nevermore!"

6.8.07

uçları kırık saçları gibi

Efsane şöyle: Zaman darlığı nedir bilmeyen Apollon bir gün, şu yeryüzündeki yaratıklar ne yapıyor diye dönüp bakınca gördü ki herkes kendi kaderini kovalamakla meşgul - hepimizin yapmak zorunda olduğu gibi. Gözü Kassandra'ya ilişince, kız da çok hoş, "Gel bi sevişelim ha, ne dersin?" dedi, "Bir şey kaybetmezsin, sana kehanet gücü vereceğim." "Nasıl istersen, benim için farketmez," dedi, Kassandra. Ama bir kez alacağını aldıktan sonra atlattı onu, kendini ona vermedi. Apollon çok öfkelendi. İntikam duyguları da kabardı: o zamanlar pek beğenilen bir nitelik. "Bir öpücük ver bari," dedi Apollon. Kassandra da bunu kabul etti. Sarılma sırasında Apollon, verdiği armağanın yarısını geri aldı: Kassandra geleceği görecek ama kimse ona inanmayacaktı.

Efsanenin bazı versiyonları Apollon'un onun ağzının içine üflediğini söyler; aynı derece terbiyeli başka versiyonlar ise `onun nefesini kendi içine çekti' der. Aslında, galiba olan şuydu: Apollon onun ağzına tükürmüştü - bir yılan gibi.

Yılanlarla Kassandra'nın kökenine ilişkin hikayeler hep birbirine dolanır. Kassandra ile ikiz erkek kardeşi bebekken, anneleriyle babaları, bir akşam, çılgın bir partiden sonra sarhoşluğun unutkanlığı içinde onları bir tapınakta bırakıp gitmişlerdi. Utanç içinde çocuklarını almaya geldiklerinde `tapınağın kutsal yılanları onların kulaklarını yalıyordu'. Kassandra'nın kehanet gücünün buradan geldiğini söyleyen bir versiyon da budur.

Troya kralı Piramos'un kızı, Kassandra, `saçları fırtınadan dağınık' az sonra başlayacak olan korkunç savaşı önceden haber verdi ama kimse aldırış etmedi. Troyalıların önünü ardını çok fazla düşünmeden giriştikleri bazı eylemler de bu korkunç savaşın başlamasına yardımcı oldu; bütün suç güzel Helena'da değildi. Her iki tarafta da insanlar bu savaşın olması kaçınılmazmış gibi davranmayı sürdürdüler -öyle yapmaları da gerekiyordu sanki. Ve böylece savaş başladı. Sonra da sürüp gitti.

Savaş sırasında bizim işbirlikçilik diyebileceğimiz türden bir sürü olay oldu. Kassandra'nın kendisi, Troya kralının kızı, saldırgan güçlerin kralı Agamemnon'dan iki çocuk sahibi oldu. Helena... Neyse şimdi, Helena olayı ilginçtir. Masalın kısaltılmış ya da çocuklara uyarlanmış biçiminde, Helena elden ele dolaşan, üzerine zar atılan, kıskanılan, uğruna dövüşülen ve hiçbir zaman suçlanmayan edilgin biridir: taş bebek ya da içkin bir kutsallıkla tebessüm eden bir heykel gibidir. Helena tanrısaldı, Zeus'un kızı olduğu için. Tanrısal olduğu için mi güzeldi yoksa güzel olduğu için mi tanrısaldı? Bütün Troya'nın ona aşık olduğu söylenirdi: bu biraz Meryem Ana'nın bazı ülkelerdeki durumunu andırıyor. Ama Helena'nın dayanılmaz güzellikte biri olduğuna inanmanın daha büyüleyici bir yanı var.

Ve hiç edilgin değildi, tabii.

O ve Kassandra hep aynı niteliğin iki farklı yüzünü yansıtırlar. Kassandra için kullanılan övücü sözlerden biri şuydu: erkekleri bağlayan kadın.

Kassandra savaş ganimetleriyle birlikte, Agamemnon'un malı olarak Mykene'ye gönderilmek üzere gemiye bindirildi ve Klytaimestra kıskançlık yüzünden onu öldürttü. Kassandra kendisi ve Agamennon'un öldürülmesi için düzen kurulduğunu biliyordu: `Kan kokusu duyuyordu'. Kusura bakmayın ama kan kokusu duymasa da, sevgilisinin karısının bu işe çok üzüleceğini önceden görmesi pek o kadar güç olmasa gerek. Kassandra, sevgilisi, düşmanı, iki çocuğunun babası Agamemnon'un katledildiği odaya girmeyi reddetti. Ama o sırada kendisi de öldürülmemiş olsaydı, bunalımlı anlarında, fırtınadan dağınık saçlarını savurarak akıllıca kehanetlerde bulunmaya devam edecekti. Ve kimse de ne diyor diye dönüp ona bakmayacaktı.

3.8.07

welcomesandman#18

Birileri ile karşılaşıyoruz/ölü dirilten vampirler/bizi kovalıyorlar/kaçıyoruz/gözlüğüm sürekli kirli/ 2 yaşlı kadın.

*Allah beni kahretsin ve ediyor da.*

2.8.07

carol of the old ones

Look to the sky, way up on high
There in the night stars are now right.
Eons have passed: now then at last
Prison walls break, Old Ones awake!
They will return: mankind will learn
New kinds of fear when they are here.
They will reclaim all in their name;
Hopes turn to black when they come back.
Ignorant fools, mankind now rules
Where they ruled then: it's theirs again

Stars brightly burning, boiling and churning
Bode a returning season of doom

Scary scary scary scary solstice
Very very very scary solstice

Up from the sea, from underground
Down from the sky, they're all around
They will return: mankind will learn
New kinds of fear when they are here
Look to the sky, way up on high
There in the night stars are now right.
Eons have passed: now then at last
Prison walls break, Old Ones awake!
Madness will reign, terror and pain
Woes without end where they extend.
Ignorant fools, mankind now rules
Where they ruled then: it's theirs again

Stars brightly burning, boiling and churning
Bode a returning season of doom

Scary scary scary scary solstice
Very very very scary solstice
Up from the sea, from underground
Down from the sky, they're all around.
Fear
(Look to the sky, way up on high, there in the night stars now are right)

They will return.

1.8.07

Voodoo Girl

Her skin is white cloth,
and she's all sewn apart
and she has many colored pins
sticking out of her heart.


She has a beautiful set
of hypno-disk eyes,
the one that she uses
to hypnotize guys.


She has many different zombies
who are deeply in her trance.
She even has a zombie
who was originally from France.


But she knows she has a curse on her,
a curse she cannot win.
For if someone get too close of her,

the pins farther in.