Showing posts with label *oğuz atay-tutunamayanlar*. Show all posts
Showing posts with label *oğuz atay-tutunamayanlar*. Show all posts

7.10.07

welcome sandman#21

Balık alıyorum/ama et yiyen bir balıkmış/minik/Fransa olaya karışıyor/bana balık için evde sürekli yumurta pişirmelisin diyorlar/Fransızca/balık yumurta yiyormuş.


*Gittikçe eskici oluyoruz Olric. Ne yapalım efendimiz yeniliklere yetişemiyoruz. Doğru. Nefes nefese kalıyoruz. Erkeklik bizde kalsın. Olup bitenleri de izlemiyoruz. Eskiye bağlılığımız bir şey bildiğimizden değil. Eskisi bundan kötü olamaz ya, diyoruz. Tam da bilmiyoruz yeniyi. Onlar utansınlar Olric. Biz yine işin kolayına kaçalım. İşimiz pek de kolay değil efendimiz. Kimseyi kandıramadıktan sonra neye yarar Olric? Daha denemedik efendimiz.*

28.8.07

welcomesandman#19

o/ben/cadıyız/o gündüz görünmüyor/gündüz görünemeyecek kadar güzel/siyah cübbelerimiz var/ bir adamı doğru yola döndürme çabası içindeyiz/adam hayır der/adamın kafasını keseriz/başı yerden geriye bindiği ata doğru yükselir/adam eyerin üzerinde yatarken kafası gelip ters olarak yerine oturur/şeytanın ordusuna katılmıştır artık/ortalık aydınlanır/atlı başka adamlar etrafımızı sarmıştır/bağırarak kafası ters adamı alıp giderler.



*Moment adında bir kavram: ne otobüste çıkar karşınıza ne sinemada. Kimse birbirini öldürmez moment yüzünden. Bizim sınıfta biri vardı: momente inanmıyorum diye tutturmuştu. Ben nefret ediyorum momentten: günümü zehir ediyor.*

10.8.07

just another false alarm

Albert Camus wrote that the only serious question is whether to kill yourself or not. Tom Robbins wrote that the only serious question is whether time has a beginning and an end. Camus clearly got up on the wrong side of bed, and Robbins must have forgotten to set the alarm.

*Neden köşeme çekilip ölümü beklemesini bilmiyorum da insanların yaşantılarına burnumu sokuyorum? Sonra da davranışlarına katlanamıyorum? Bu gidişle ben böyle yaşamaya devam edersem, ölümün geleceği falan yok.*

9.8.07

hey hey hey i hate the world today


*Olmayan bir mesele için düşünce tarihinin insanı yücelten gelişimini bozamayız. Siz kendini şövalye sanan Don Kişot gibi ilginç de değildiniz üstelik. Özür dileriz, bizi rahatsız etmeyin. Düşünecek meselelerimiz var. Her gün yüz binlerce insan ölüyor. Ancak ilginç olanlarla ilgilenebiliriz. Next please!*

3.8.07

welcomesandman#18

Birileri ile karşılaşıyoruz/ölü dirilten vampirler/bizi kovalıyorlar/kaçıyoruz/gözlüğüm sürekli kirli/ 2 yaşlı kadın.

*Allah beni kahretsin ve ediyor da.*

31.7.07

öhö öhö! Vuramadın işte, vuramadın!

Bir yerlere sürükleniyorum ama nereye kadar yaşayarak devam edebilirim bilmiyorum en azından nefes alabilerek.
Yoksa ben çoktan ölmüşüm. (Tanrım yardım et)
Mürettabatım duvar tenisi oynamaktan vazgeçmiyor. Bugün bir zürafa daha kesmek zorunda kaldık.
Benim bu dünyada ne işim var?
Hiç kimsenin beni tanımadığı bir yerlere gidip yeniden doğmak istiyorum. 1 yaşıma bastığımda bana kırmızı ayakkabılar alınsın istiyorum. 2 yaşımda dedemin dolaplarını karıştırıp o kalemlerin hepsini yeniden parçalamak istiyorum.
Bu dili konuşmak istemiyorum.
Bu tarafa doğru dönmek istemiyorum/dünya tersine dönsün istiyorum.
Bir büyü yapmalı kimse beni hatırlamamalı. Yaptığım bütün eşşeklikler unutulmalı.
Kalorifer borularının nereye kadar gittiğini öğrenmek istiyorum.
Yeşil çim bir avlunun ortasında uyanmak, kafamı kaldırdığımda bir şato görmek istiyorum.
Bir kargam, bir baykuşum ve bir semenderim olmalı. Saçlarımda zebralar besleyebilmeliyim.
Bu olağanüstü gösterinin başı sonu nerede?
Klavyenin tuşları yerlerinde değiller.
Tasarım harikası olmak istiyorum.
Herşeyi ben de yapabilirdim tanrı falan da olabilirdim.
Konforlu boyutumdan çıkıp sudan çıkmış balığa dönüşmek, cık cık cık hiç hoş değil.
Suyu içen ineği yedim siyah üzerine bordo çizgili olanı.
Kapatın beni bir odaya, kilitleyin de. Çok zararlı bir deliyim. Ama deliremedim daha bunun verdiği acı daha fazla.
Örümcekler kaplamış baksana herşeyi. Ben eskidim artık. Kendine başka bir masal bul.
Beterböcek çağırdığımda niye gelmiyor?
Niye tavuk gibi gülüyorum? ve Öyle bir boynum var?
Tez kellem uçurula istiyorum, baştan yaratılmak istiyorum.
Milyonlarca maddeli ufak bir listem var.
Elbette bir tavuk özelliğim daha, korkağım. (Hem de nasıl)
Evet ya, hikaye hepsi, yani benim baykuşa, kargaya falan benzeme hayallerim, resmen bir tavuğum ben. Nerede o eski altın yumurtlamalar lakin?
Mürettabatım endişelerde. Yüksek uzay konseyi hangi masalı seçeceğini bulamadı. Hangisi uygulanacak bilemiyoruz.
Duvarlardan resimler düşmesin diye yeni bir yol keşfetmişler, asmamak!
Çok uyumsuzum, saçlarım bile uzayamıyor.
İki elimizi açarak yukarıya
Tanrılardan bize tanrı dileriz
Bi z e d e b i r t a n r ı,
Bi z e d e b i r t a n r ı.

*Bütünüyle unutulmaya kimsenin gücü yetmiyor.*

30.7.07

Bircezabubirsirktepalyaçoolupbirbardaksudaboğulmak

Sinek, atılan bıçağın vücuduna saplanıp onu duvara yapıştırmasından son anda ani bir hareketle kurtuldu. Kahverengi şişede kalan son yudumu da kafasına diken bıçak fırlatıcısı sirkteki işine dönmek için acele etmeliydi. Ama şu sinek!!!

—Ne sinir bozucu yaratıklar! diye homurdandı.

Mor tulumunu giyip de 3’ü gösteren saate baktığında artık acele etmektense koşması gerektiğinin farkına vardı. Kapılar açılmak üzereydi herhalde. Ah şu sinek! Ufak, kirli, paslı odasından dışarı çıktı. Ana çadıra ulaşması için yaklaşık 1 dakika kadar koşmalıydı. Yolda o günkü festival için hazırlanmış kocaman, devasa uzun sırığa bağlanmış kurdelelerin rüzgarda uçuşmasına takıldı gözleri. Bir süre durup izledi. Kurdeleler, prizmadan geçen ışık renklerinde, uçuşuyordu. Eskiden evde odasındaki sevimsiz kalorifer peteğine bağladığı rengarenk kurdeleler geldi aklına. Ansiklopedilerden okuduğu çocuk masallarıyla büyümüştü. Kimse ona masal anlatmamıştı. Masalını bitirir, palyaço şeklindeki diş fırçasıyla dişlerini fırçalar, yatar, uyuyamazdı.

—Ne mutsuz bir çocuklukmuş benim ki de be… dedi.

Çok büyüyüp kocaman adam olduktan sonra kız kardeşinin minik kızına anlattığı Siyam Kedisi ile Zebraların Öykü Anlatıcısı’nın masalı geldi aklına. Uyandı durduğu yerde. Hala kurdelelere bakıyordu. Koşmaya devam etti. Çadırın içine girdi. Bir kaç seyirci girmişti içeri henüz. Hemen kıyafetlerini değiştirdi. İlk gösteri onundu. "Müthiş bıçak fırlatıcısı" gösterisine başlamadan önce seyircilerin şaşkın bakışları altında onlara masalı anlattı: Seyirciler sıkıntıdan patlamıştı.

*Bat dünya bat. Böyle giderse her mahalleden bir Dostovyeski çıkacak Olric. Dünya borsalarında Dostovyeski hisseleri düşecek. Her hafta bir Karamazov, yeraltınız kadar yeraltı. Ne diyelim?*

24.7.07

yılanhorozkeçikarakurbağasıkatırtavuskuşudomuz

Yedi temel günah, yedi melun hayvan, bilhassa kadınları pençesine alırdı. Bunlardan ilki hased idi. Hased durmadan deri değiştiren bir yılandı. Kadınların ayak uçlarından yukarılara doğru usul usul tırmanır, boyunlarına dolanır, yüreklerine fitne ve fesad tohumları bırakırdı. İkincisi öfke idi. Gayet iyi bilindiği üzere kadınlar çok çabuk öfkelenir, kolay kolay sakinleşemezlerdi. Öfke ile hareket ettiklerinden daha çabuk yoldan çıkar, daha kolay günah işler ve daha zor iflah olurlardı. Öfke, gagası sivri ibriği kankırmızı tüyleri siyah bir horozdu. Gece gündüz kadınların başına tüner vakitli vakitsiz öterek onları galeyana getirirdi. Üçüncü günah şehvetti. Şehvet gözü doymayan bir keçiydi. Yiyecek birşey bulamadığında guruldayan midesini yatıştırmak için gidip evlilikleri kemirirdi. Zaten evlilik sadece neslin devamını sağlamak maksadı taşıdığında tahammül edilebilir bir kötülüktü. Günahların dördüncüsü tamahkarlıktı. Bir karakurbağası olağanca çirkinliğiyle vırak vırak ederek kadınların ellerindekiyle yetinmelerine mani olurdu. Karakurbağasını memeleri arasında taşıyan kadınlar kocalarının dişinden tırnağından arttırdıkları paralarla elbise üstüne elbise, mücevher üstüne mücevher alır gene de asla memnun olmazlardı. Bir sonraki günah tembellikti. Tembel bir kadın yuvaların yıkılmasına sebeb olur, etrafındakileri felakete sürüklerdi. Tembel bir kadın tıpkı bir katır gibi sırtına vurulan onca sopaya rağmen kıpırdamazdı. Altıncı günah gururdu. Tavuskuşunun renkleri, endamı, cakası, fiyakası kadınların aklını başından alır, onlara fuzuli bir gurur aşılardı. Yedinci ve son günah ise oburluktu. Kadınlar daima yeni lezzetler aradıklarından asla sofralarındakiyle doymazlar aza kanaat etmezlerdi. Domuzlar onlara oburlukta rehberlik ederdi.

*
Galsworthy’nin hikayesindeki gibi elma ağacının altına da gömmezler ki insanı.*

23.7.07

The prince of darkness is a gentleman

Kadınların mütamadiyen yüreklerine dadanıp akıllarını çelen muhtelif şeytanlar vardı. Şeytanlar çetesinin ele başı şüphesiz Satan idi. Onun hemen ardından Lucifer, Beelzebub ve Barabbas gelirdi. Bilhassa Barabbas kadınlara dadanmayı severdi. Kadınların aklını çelmek hususunda iddalı olan bir başka şeytan da tamahkarların piri olan Asmodaeusus idi. Gerek erkekte gerekse kadında aşırı gurur zarar vericiydi. Zira Leviathan böylesi durumlarda fırsat belleyip hemen ortaya çıkıverirdi. Belial ise çingenelerin, kahinlerin ve cadıların piri idi. Çingene taifesinin işlediği pek çok günahın ardında onu bulmak kabildi. Kumarbazların ve inkarcıların piri ise Auristel idi. İnsan yüreğine düşen en ufak bir şüphe bile onun ortaya çıkması için kafiydi. Son olarak küçük hazlarla beslenen Renfas gelirdi. Yaramaz bir oğlak gibi zıplaya zıplaya dolaşıp her gördüğü haz arayışına dadanırdı. Bu sebepten ötürü Renfas kadınların bilhassa da genç kızların yanından hiç ayrılmazdı.

*
İki gözün Oedipus gibi kör olsun da piyango bileti sat! Ona da razıyım anlıyor musunuz? Herşeye razıyım. Osmanlı koca Osmanlı çöktü anlıyor musunuz?*

20.7.07

tırtıllar asla asla asla kahverengi bot giymez

Yıl 1699, kentin biri büyük bi tırtıl istilasıyla karşı kaşıya kalır. Ağaçlar çürümüş, meyve sebze kalmamıştır ortalıkta. Parlemeto zararlıların ıslahı hakkında bi araştırma yaptırır. Sonuç: tırtıllar suç işlemiştir! Başkalarının malınan zarar vermekten suçlu bulunan tırtıllar prosedüre uygun olarak mahkemeye davet edilir. Kendilerine bir avukat tayin edilir ancak küstah tırtıllar mahkemeye gelmez. Avukat büyük çabalarla derdini anlatmaya çalışır (müvekillerinin eylemlerinin yasalar karşısında suç sayılamayacağı, bunun doğal bi hareket olduğu onlar için..) beraatlarını talep eder. Dinletemez sözünü. Mahkeme heyeti tırtılların görüldükleri yerde imha edilmesine karar verir. Mahkemenin aldığı bu su götürmez karara rağmen küstah tırtılların ortaya çıktıkları görülmemiştir.

*Daha beter olun! İnşallah yakına ölüme de bir çare bulursunuz ve ben binlerce yıl kulağınızın dibinde sızlanır dururum. Ya beni anlarlarsa sonunda? Daha kötü, daha kötü.*

19.7.07

hazır yazılmış manifesto

1.Bir ilişki ilişmekle yetinmemelidir. Kıyıya, köşeye, ucuna veya
kenarına oturmakla, oturuyormuş gibi yapmakla gemi yürütülmez.
Üzerine oturulacak şey süngü bile olsa, tam anlamıyla oturmak şarttır.
2.Islak olmayan bir ilişki düşünülemez.
3.Aslında ilişki diye bir şey yoktur; her şey palavradır. İki insan
ancak birbirlerine ilişmedikleri sürece birbirlerini yaşatabilir.
Birlikte değişim bir ortaçağ yalanıdır.
4.Olmuyorsa olmuyor kuralı: kelek kavuna şeker serpmek kadar
anlamsız bir hareket daha bulunabilir, ama bu zor olacaktır.
5.Herkesin kavun yerine ayva yemeye hakkı vardır.
6.Duvar çentiklerinin gölgesinin derin olacağı unutulmamalıdır.
7.Söylenmeyen söz ağırlaşır.
8.Herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz
bir gerçektir.
9.Bir ilişkide gerçek diye bir şey yoktur. Dolayısıyla kaç kilo
ettiği bilinemez.
10.Avukatlar ve polisler, sevgiyi mülkiyet kanunlarının hükmüne
sokmakta başarısızlığa uğramaya mahkumdur.
11.Bedenlerin birbirine alışması söz konusudur. Bu, beyinler
için de geçerlidir. Bu konuyla küçük mavi cinler ilgilenecektir.
12.Acı çektirme sanatı gün geçtikçe ilerlemektedir. Her ilişkinin
amacı, bu sanatı kusursuzluğa ulaştırmak için çabalamaktır.
13.Her insanın duvarları vardır. Her duvarın gedikleri vardır.
İlişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri
gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. Orantı sabiti
1,7’dir.
14.Duvarlara işemeyiniz.
15.Her insanın paspas olmaktan sıkılmaya hakkı vardır.
16.Beklemek erdem değil, çaresizliktir.
17.İnsan temelde yalnızdır. Üst katlar için kesin bir şey söylenemez.
18.Yalnızlık paylaşılmaz. Paylaşılırsa raconu kalmaz.
19.Erken kalkanın kahvaltıyı hazırlaması, uzun vadede bir ütopyadan
ibarettir.
20.In the long run we are all alive.
21.İnsan tek başına da sıkılabiliyorsa bu becerisini geliştirmelidir.
22.Aslıda ilişki diye bir şey vardır. Her şeyin palavra olması hiçbir
şeyi değiştirmez. Aşk her ilişkide bir olasılıktır. Yaşam da her
ilişkide bir olasılıktır. Dolayısıyla aşkın ne olduğu bilinmemekle
birlikte yaşam aşktır. Bu madde, 3. maddeyle çelişmez.
23.Diğerinin bokunu temizlemek, aşkın varlığını kanıtlamaz.
Diğerinin aşkını temizlemek, bokun varlığını kanıtlar.
24.Metal yorgunluğu, uzun süre sıkılı kalan bir vidanın ya da bükülü
duran bir levhanın yorulup kırılması gibi bir şeydir. Aynı paralelde
ilişki yorgunluğundan söz edilebilir.
25.İlişki, il-İŞ-ki değildir. Fazla mesai ücrete tabi değildir.
Görev bilincinizi götünüze sokunuz.
26.İlişkilerde eşzamanlılık olanaksızdır. Herkesin zamanı kendine
göre işler. Ortada tek bir dağın olması, değişik açılardan
bakıldığında değişik şeyleri görüldüğü gerçeğini değiştirmez.
27.Rüyalar, anılar kadar önemlidir. Tabiri caizdir.
28.Herkes kendi efsanesini kurmak ve yaşatmakla yükümlüdür.
Ancak bireysel efsaneler var olduğunda ortak bir efsane
oluşturulabilir.
29.Dil, iletişim kurmak için başvurulacak son amaçlardan biri
olmalıdır. Bir çelişki gibi görünse de konuşmak şarttır.
Bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.
30.Yolların uzun ve ince olması, üzerlerinde gündüz-gece
gidilmesini gerektirmez.
31.Her son’un nasıl olacağı en başından bellidir.
32.Eğer bir ilişkinin bitmesi mümkünse bitecektir.
33.Bunun birinci manifesto olması, ikinci bir manifestonun
olmayacağı anlamına gelmez.

*
Herşey yalan olamaz. Bazı gerçekler vardır benim de bildiğim;
inekler dört ayaklıdır, kuşlar havada uçar, iki kere iki dört eder.
Ben de ineğin biriyim ve dört ayak üzerinde yürümeliyim.
İki el kere iki ayak dört eder. Anlamıyorsunuz: gerçeği bulmaya
çalışıyorum. Gerçek de benim gibi dört ayaklıdır.*

18.7.07

my own evil pride

1559 yılının bir kış günü tanyeri ağarırken, güneş doğmadan az önce belki de, acımasız Kastilya soğuğundan titreyen bir insan kalabalığı, küçük ve daire biçimindeki meydanda toplanmış, celladın odunları tutuşturmasını izliyordu. Inés de Torremolinos ateşin tam ortasına dikilmiş ağaca bağlanmıştı. Arkasında, yükseklikleri üç kızının boyunu fazlasıyla geçen üç direk daha vardı.

-Büyücüleri yakın, diye haykırıyordu kalabalığın içindeki kadınlar. Bir yandan da yakılma törenini daha iyi izleyebilmeleri için çocuklarını omuzlarına alıyorlardı.

Cellat ilk önce kızların bağlandığı direkleri ateşe verdi. Yargıçların düşüncesine göre çocukların acı dolu çığlıkları büyücü annenin çektiği işkenceyi kat kat arttıracaktı. Buna rağmen direkler tümüyle yanıp kül olana kadar kızların hiçbirinden en ufak bir inilti bile duyulmadı. Direklerin tepesine kadar yükselen alevler küçük bedenleri yalayıp tanınmaz hale sokmadan önce dumandan boğularak ölmüşlerdi.

Isının artmasıyla yerden yükselen yanık et kokusu sanki bir kadının narin ayaklarından değil de, bir semenderin hissiz derisinden geliyordu. Inés de Torremolinos, yüzünde mutlu ve tanrısal bir ifade ile ateşe direnmekteydi. Sanki narin bedeni direğe bağlı değilmişçesine, yanık ayak bileklerinden yükselen kara dumanla birlikte göğe uçuyordu. Herşeye gücü yeten yaratıcıdan kuvvet alırcasına, bedeninin ısısından en az bin kat daha fazla olan ateşin sıcaklığına en küçük bir ses çıkarmadan dayanıyordu.

Rüzgarın etkisiyle açgözlü alevler aniden bedenini sardı, onu tümüyle kuşattı ve Inés bağlı bulunduğu direkle birlikte kömürleşince, alevler ardında tanınmaz durumda olan, kara ve şekilsiz bir kütle bırakarak azaldı. Inés henüz yaşıyordu. Cellat alevlerı yeniden canlandırdı ve suçlunun kendisine merhametle bakan gözlerini ayrımsadı. Bir an için cellat kendisinin de bir insan olduğunu, en azından insanca bir yönü olduğunu düşündü, utanca benzer bir duyguya kapıldı. Hemen ardından suçlu -ya da ondan geriye kalan neyse- yanıp kül oldu.

Bazilikanın çanları çalıyordu.

*İsa günahları affediyor herşey yolunda fakat İsa günah işlemedi bunun ağırlığını bilemez yaptığı bir hataya kitaplarda rastlayamadım başkasında günahları affetmek kolay.*


17.7.07

delilerin sabuklamaları dizini

polis
ağulanmak
öldürülmek
yalnız kalmak
geceleyin saldırıya uğramak
yoksul düşmek
geceleyin izlenmek
kalabalıkta kaybolmak
ölmek
midelerinin olmaması
iç organlarının olmaması
boğazlarında bir kemik olması
para kaybetmek
yaşamaya uygun olmamak
gizemli bir hastalığa yakalanmak
ışığı söndürememek
kapıyı kapatamamak
sokaktan bir hayvanın içeri gireceği
iyileşemeyecekleri
öldürülecekleri
uyuyunca öldürülecekleri
uyanınca öldürülecekleri
çevrelerinde sürekli cinayet işlendiği
çevrelerinde caniler bulunduğu
caniyi görecekleri
görmeyecekleri
canlı canlı haşlanacakları
aç bırakılacakları
iğrenç şeyler yedirileceği
yiyeceklerine, içeceklerine iğrenç şeyler konacağı
etlerinin haşlandığı
kafalarının kesileceği
çocukların yandığı
aç kaldıkları
yiyeceklerden bütün besinlerin alındığı
yeryüzüne kötü kimyasal maddeler konduğu
havaya kötü kimyasal maddeler karıştığı
yemek yemenin ahlaksızlık olduğu
cehennemde oldukları
inleyen insanlar duydukları
burunlarına yanık et kokusu geldiği
bağışlanmaz bir günah işledikleri
dünyada kötülük yapan gizli güçler olduğu
kimliklerinin olmadığı
ateşe atıldıkları
beyinlerinin olmadığı
üstlerinin böceklerle kaplandığı
mallarının çalındığı
çacuklarının öldürüldüğü
birşey çaldıkları
yiyecek çok şeylerinin olduğu
kloroformla bayıltıldıkları
gözlerinin kör edildiği
sağır oldukları
hipnotize edildikleri
başka bir gücün aracı oldukları
cinayet işlemeye zorlandıkları
elektrikli sandalyeye bağlanacakları
insanların kendilerine adlar taktığı
bu adları hakettikleri
cinsiyetlerini değiştirdikleri
kanlarının suya dönüştüğü
gövdelerinin cama dönüştürüldüğü
gövdelerinin içinden böcekler çıktığı
kötü bir koku yaydıkları
çevrelerinde evlerin yandığı
çevrelerinde çocukların yandığı
evlerin yandığı
ruhlarını öldürdükleri

*“Ontolojik mesele yüzünden ölen kimseye rastlamadım” sözünü duyunca: “ biri bu yüzden ölmeli, intihar etmeli” diye bağırmıştı.*

16.7.07

forgive this tribe

"Bir başkasın kötülük yapan, zarar verme eğiliminde olan, yan yan bakan, utanmazca gözlerini dikip bakan, geceleri sokağa çıkan, gündüzleri uyuklayan, üzgün görünen, abartılı bir şekilde gülen, savurgan olan, sofu olan, korkak olan, fazla cesur ve şiddete eğilimli olan, sık sık günah çıkaran, hiçbir zaman günah çıkarmayan, kendini sürekli olarak savunan, işaret parmağını göstererek suçlayan, uzak geçmişte yaşanan olaylara ilişkin bilgisi olan, bilim ve sanatın gizlerini bilen, çeşitli dillerde konuşan kadınlar bu sınıfa girmektedir."

*İntihar edenlere tören yapılmaz, böyle intikamcı tanrıya tapılmaz.*

13.7.07

"ben bir prensesim, gerçek bir prenses"

O ne sağanaktı öyle! Yıllar var ki, ne yılı, yüzlerce yıl var ki böyle fırtına kopmamıştı. Ormanların bütün hayvanları olanca güçleriyle kaçışıp bir sığınak aramışlardı kendilerine. Gökyüzünün tavanı delinmişti sanki. Şimşeğin mızrakları ılık yaz göğünü aydınlatıyor, ansızın çatlayıveren bulutlar bütün vadiyi sarsıyordu. Tepenin yücelerindeki büyük şatoda bir kral, kraliçesi ve yakışıklı oğulları prens otururdu. Kral ve kraliçe prensin ancak bir prensesle evlenebileceğine çok önceden karar vermişlerdi. Ama sıradan bir prensesle değil, şöyle gerçekten dürüst, iyi huylu biriyle. Genç prensin böyle bir kız bulmak için bakmadığı yer kalmamıştı tüm dünyada, ama nerde? İşte bu kötü haberi anne babasına anlatmak üzere şatoya döndüğünde fırtına da hızını bulmuştu. Tam kral ve kraliçeye yolculuğunun başarısızlığını anlatıyordu ki bir şimşek deliverdi göğün karanlığını ve yine aynı anda ısrarla şatonun kapısı vuruldu:tak tak tak! Yaşlı kral karısını ve oğlunu bırakıp büyükçe bir fenerle aşağıya indi: Böylesi korkunç bir fırtınada kim gelmiş olabilirdi? Kapıyı açıp da karşısında gencecik bir kız görünce kralın nasıl şaşırdığını varın siz düşleyin. Ya görünüşüne ne demeli! Yağmur dere olmuş yüzünden aşağı çağlıyor, üstü başı sırılsıklam, paramparça... Ama asıl şaşırtıcı olan genç kızın bir prenses olduğunu söylemesiydi kuşkusuz. Yaşlı kral bunu duyar duymaz onu içeri aldı. Kral prensesi karısına takdim edince yaşlı kraliçe ünleyiverdi, "Prenses mi ? Bu...bu... paçavra mı? Çok saçma!” “ Majesteleri” dedi genç kız "Ben bir prensesim, gerçek bir prenses. Bu gece şöyle bir dinlenmeme izin verirseniz neden sırtımda kraliyet giysileri olmadığını açıklayacağım.” Tüm bunlar olup biterken yakışıklı prens hiç araya girmemiş sevecenlikle kızı süzmüştü. Annesini bir kenara çekti ve fısıldadı "Gerçek bir prenses olup olmaması beni hiç ilgilendirmiyor. Onunla evleneceğim!”, “Sakin ol bakalım!” dedi annesi "Ancak gerçek bir prensesle evlenebilirsin. Az zamanda anlarız zaten: Soylu mu değil mi? Sen yalnız işleri bana bırak.” Yaşlı kraliçe aşçıya haber yollayıp bu beklenmedik konuğa sıcak et suyu ikram etmesini söyledi. Kız çorbayı içti ve dinlenmesi
için bir oda hazırlanmasının mümkün olup olmadığını sordu. Yaşlı kraliçe odanın hazırlanmasıyla bizzat ilgileneceğini söyledi... Prenseslere layık bir oda! "Bir ricam var majesteleri, lütfen yatağım çok yumuşak olsun” dedi genç kız "Yoksa mümkün değil uyuyamam” Kraliçe çarçabuk yatak odasına gitti. Bütün örtüleri kaldırarak yatağın en dip döşeklerinden birinin altına minicik bir bezelye tanesi yerleştirdi. Sonra da yirmi döşek daha alıp hepsini bezelyenin üstüne yığdı. Kızı çağırttı. Daha o “İyi geceler prenses,tatlı rüyalar!” demekteyken bitkin genç kız kendisini zorlukla koca yatağa fırlatıp uyuyakaldı. Ertesi sabah kral kraliçe ve prens kahvaltı masasında bir saat kadar genç kızın görünmesini beklediler. Sonunda zavallı kız uyku dolu gözlerle odaya girdi. "Günaydın” dedi kraliçe "İyi uyudunuz mu?”, “İyi uyumak mı ?” diye tekrarladı genç kız "Gözümü bile kırpmadım bütün gece. Saatlerce döndüm durdum”, “Niye ki?” diye sordu kraliçe bu kez. ”Yatak...yatakta bir şeyler vardı.” dedi yakınmayla "Öyle sert bir şeyin üzerine yattım ki vücudum tepeden tırnağa morardı. Bakın... Anlamıyorum hiç bu kadar rahatsız olmamıştım.”, "Sevgili çocuğum” diye bir çığlık savurdu kraliçe "Besbelli işte gerçek bir prensessin sen. Yirmi kat döşek altında ki bezelyeyi ancak gerçek bir prensesin ince duyarlı teni fark edebilirdi!” Gerisi malum: Prens prensesi aldı. Kral ve kraliçeyle beraber, kente kartal gözüyle bakan şatolarında ömür boyu mutlu yaşadılar...


*Yaslı gittik şen geldik yedi tepeden geldik aç kapıyı bezirgan bonjour demeden geldik. Gözüm kararıyor Olric: elimden bir kaza çıkacak.*

12.7.07

let me introduce myself

“I am the terror that flaps in the night!;

i am the auditor who wants to look at your books
i am the batteries that aren't included
i am the blown fuse that blacks you out
i am the bubble gum that sticks to your shoe
i am the burned out bulb you can not reach
i am the butter that burns in your pan
i am the cat that should be let out of the bag
i am the check that overdraws your account
i am the check writer in the cash only lane
i am the chill that runs up your spine
i am the clock cleaner who will ring your chimes
i am the cloud that rains on your hit parade
i am the cold sore that stings your lips
i am the combination lock on the vault of justice
i am the current of vengeance gurgling through your sewer
i am the editor that cuts your scene
i am the editor that leaves you on the cutting room floor
i am the fast food that comes back to haunt you
i am the feathery phantom that haunts your nightmares
i am the fingernail that scrapes the chalkboard of your soul
i am the flea you cannot flick
i am the ghost of a chance that you don't have
i am the grade curve that gives you an 'f'
i am the hairball that clogs your drain
i am the hair in the lens of your projector
i am the ham radio operator that scrambles your reception
i am the headache in the criminal mind
i am the Heimlich maneuver for the choking victims of crime
i am the hero that every culture needs
i am the icky bug that crawls up your trouser leg
i am the ingrown toenail in your paddy pumps
i am the ingrown toenail on the foot of crime
i am the itch you can not reach
i am the jackal that knaws at your bones
i am the jailer who throws away the key
i am the limestone that petrifies your bones
i am the little mouse that eats your cheese
i am the lollipop that sticks in your hair
i am the low point in your sine wave
i am the low rating that cancels your program
i am the metal key on the sardine can of justice
i am the meter on the taxicab of justice
i am the moth that seeks your porch light
i am the muddy shoes that track the linoleum of crime
i am the neurosis that requires a $500 an hour shrink
i am the number ninety sunblock that'll stop your burn
i am the onion that stings in your eyes
i am the original Mr. fix-it
i am the paper cut that ruins your morning
i am the parking meter that expires while you shop
i am the pebble in the shoe of ignominy
i am the pencil that breaks from signing too many autographs
i am the pimple that forms before a really big date
i am the pin that will burst your bubble
i am the pitbull that bites the ankle of crime
i am the plot twist in the second reel
i am the principal you are sent to see
i am the pustulus blister that bursts in your boot
i am the quality time that ruins your play time
i am the raspberry seed you can't floss out
i am the repairman who tells you your warranty just ran out
i am the rhinestones on the jump suit of justice
i am the rust in the pipes of crime
i am the sand trap on the fairway of evil
i am the schnauzer that digs up your petunias
i am the scrubbing bubble to criminal scum
i am the single career man all women want to date
i am the slug that slimes your begonias
i am the smoke that smokes smoked oysters
i am the soap scum that lines your bathtub
i am the special news bulletin that interrupts your favorite show
i am the spinach that sticks in your teeth
i am the squeaky stair that gives away your presence
i am the squashed bug on your flying saucer windshield
i am the stain that can't be rubbed out
i am the substantial and inescapable penalty for early withdrawal
i am the super nova at the center of the universe
i am the surprise in your cereal box
i am the switch that derails your train
i am the $10 service charge on all returned checks
i am the termite that devours your floor boards
i am the thing that goes bump in the night
i am the tube of cadmium yellow that's impossible to open
i am the water balloon that lands right on your head
i am the weed whacker in the garden of evil
i am the weirdo that sits next to you on the bus
i am the widget missing from the easy to assemble swing set
i am the winged scourge that pecks at your nightmares
i am the wrong number that wakes you at 3:00 a.m.
i am the zit that forms when you got a really big date.”

“I am Darkwing Duck!”.

*Olduğum gibi kaldım ben. Aptallar gibi büyümedim. Biraz ağırlığım arttı o kadar.*


11.7.07

Can you spot a pattern?

“Dağlık yerlerde Marhizia’nın kabilesinin oralarda yaşayan üç kız varmış, adları da Utka, Mimuna ve Ayşa’ymış. Bu kızlar kısmetlerini aramaya M’zab’a gitmişler. Dağlardan gelme kızların çoğu Cezayir’e, Tunus’a ya da buraya para kazanmaya gelirlermiş; ama bu kızların her şeyden çok istedikleri bir şey varmış. Çöl’de çay içmek istiyorlarmış.

M’zab’da erkeklerin hepsi çok çirkindir. Kızlar orada bhardaia kafelerinde dans ediyorlarmış ama her zaman çok üzgünlermiş. Çölde çay içmeyi hala istiyorlarmış.

Böylece aradan aylar geçmiş. Onlar hala M’zab’dalarmış ve hala çok üzgünlermiş çünkü erkeklerin hepsi çok çirkinmiş. Domuz gibidir oranın erkekleri. Kızlara da Çöl’de çay içmeye yetecek kadar para vermiyorlarmış.

Günlerden bir gün oraya bir Targui gelmiş. Uzun boylu ve yakışıklıymış. Nefis bir Mehari’si varmış. Utka, Mimuna ve Ayşa’yla konuşmuş. Onlara çölü, kendi yaşadığı yerleri anlatmış. Kendi kabilesinin oturduğu bölgeyi. Onu dinlerken kızların gözleri iri iri açılmış. Sonra adam “Dans edin benim için” demiş; dans etmişler. Adam üçüyle de sevişmiş. Utka’ya bir gümüş lira, Mimuna’ya bir gümüş lira, Ayşa’ya da bir gümüş lira vermiş. Şafak söktüğünde Mehari’sine binmiş, güneye doğru çekip gitmiş. Ondan sonra kızları daha bir hüzün basmış. M’zab halkı gözlerine daha çirkin görünmeye başlamış. Çöl’de yaşayan Targui akıllarından çıkmıyormuş.

Yine aylar geçmiş, Çöl’e gidebilecek parayı hala biriktirememişler. Gümüş liraları saklamışlar çünkü üçü de Targui’ye aşıkmış. Hüzünleri de sürüp gidiyormuş. Günün birinde “Bizim sonumuz böyle gelecek” demişler, “Hep üzgün kalacağız ve Çöl’de çay içemeyeceğiz, demek ki hemen gitmeliyiz oraya… Paramız olmasa da.” Ellerindeki bütün paraları birleştirmiş, gümüş liraları bile katmış, bir çaydanlık, bir tepsi ve üç bardak satın almışlar. Kalanıyla da El Golea’ya otobüs bileti almışlar. Pek az paraları kalmış. Onu da son kuruşuna kadar kervanıyla güneye giden bir Akamar’a vermişler. Adam buna karşılık onların kervanına katılıp develerine binmelerine izin vermiş. Bir akşam, güneşin batmasına yakın, kocaman kumulların oraya varmışlar. “İşte Çöl’e geldik” diye düşünmüşler. “Çay yapalım”. Ay doğmuş bütün erkekler uykuya yatmış. Bir tek nöbetçi kalmış o da develerin yanında oturuyor, kavalını çalıyormuş. Utka, Mimuna ve Ayşa ellerinde tepsi, çaydanlık ve bardaklarla sessizce kervandan uzaklaşmışlar. Çöl’ün tümünü görebilmek için en yüksek kumulu arayacaklarmış. Çaylarını da o zaman yapacaklarmış. Uzun süre yürümüşler. Utka, “Yüksek bir kumul görüyorum” demiş. Oraya yürüyüp tepesine tırmanmışlar. Mimuna “Ben şurada bir kumul görüyorum o bizimkinden daha yüksek… Oradan TalnSalah’a kadar olan kısmı görebiliriz.” Demiş. Oraya gitmişler ama tepeye tırmandıklarında Ayşa “Bakın!” demiş, “İşte en yüksek kumul, Tamanrasset’i bile görebiliriz oradan. Targui’nin yaşadığı yer orası.” Güneş doğmuş, onlar yürümeyi, sürdürmüşler. Öğle olduğunda ortalık çok fazla sıcak olmuş ama kumula varmışlar. Tepeye doğru tırmanmışlar, tırmanmışlar. Doruğa varınca çok yorgun olduklarını hissetmişler. “Önce biraz dinlenelim sonra çayı yaparız” demişler. Uyumadan önce tepsiyi, çaydanlığı ve bardakları ortaya çıkarıp hazırlamışlar. Sonra uzanıp uyumuşlar. Daha sonra…

…günler sonra oradan başka bir kervan geçiyormuş, adamın biri en yüksek kumulun tepesinde bir şeyler görmüş. Ne olduğuna bakmak için oraya tırmanmış. Utka, Mimuna ve Ayşa’yı bulmuş. Hala orada uykuya daldıkları andakinden farksız biçimde yatıyorlarmış. Her üç bardak da…

…kumlarla doluymuş. İşte böyle içmişler Çöl’de çaylarını.”

*İçimdeki Kont Draculaları gün ışığına çıkarayım da toz olsunlar. Sayın Kont: yarın gece yine beklerim.*

10.7.07

restless relentlessly

Pinky: Gee, Brain. What are we going to do tonight?
The Brain: The same thing we do every night, Pinky. Try to take over the world.

*Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz… Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik.*

6.7.07

Dandini & Dastana

Eski zamanlarda bir padişah vardı. Bu padişah ülke halkının kendisi için ne düşündüğünü merak etti. Kılık değiştirip yoksul bir derviş olarak yollara düştü. Çarşı pazarı dolaştı. Hanlarda kaldı. Kahvelere girdi çıktı. Varlıklılardan yardım istedi. Kimi bir dilim ekmek verdi. Kimi kapısından kovdu. Yoksulların evlerine konuk oldu. Ekmeklerini, yataklarını bölüştüler. Kısacası iyi insanlarla da kötü insanlarla da karşılaştı. Hepsine padişahtan ne isteyip istemediklerini sordu. Görüp işittiği karşılıklara göre neyi eğri neyi doğru yaptığını öğrendi. Ona göre davranmaya karar verdi.

Gel gör ki işini bitirip başkente, sarayına dönerken gece bastırmıştı. Bu kılıkta gece yarısı saraya giderse nöbetçilere derdini anlatamayacağını, onu tanımayacaklarını düşündü."Sabah ola işim aydın ola" deyip ışık yandığını gördüğü ilk evin kapısını çalmaya karar verdi. Aksi gibi herkes yatıp uyuduğundan hiçbir evde ışık yanmıyordu. Kent koyu bir karanlığa bürünmüştü. Sonunda uzakta pırpır eden bir lamba ışığı gördü. Işığa doğru yürüdü. Işık kentin kenar mahallelerinden birindeki küçücük bir kulübeden sızıyordu.

Önce pencereye sokulup içerde ne yaptıklarına baktı. Yoksul kulübenin küçücük odasında üç kız oturmuş nakış işliyordu. Üçe de birbirinin benzeriydi. Yalnız başlarına yaşadıkları anlaşılan bu üç kız kardeşin evlerinde kalamayacağı belli olmuştu. Kapılarını çalmaktan caydı."Bari neler konuştuklarını dinleyeyim, onlardan da bir şeyler öğrenirim" diyerek kulağını pencereye yaklaştırdı.

Kızlar bir yandan nakış işliyor bir yandan konuşuyorlardı. Padişah iyice kulak kesildi. Büyük kız iğnesinin ipliğini geçirirken,

—Bana bakın kızlar, dedi. Açlıktan karnım gurulduyor. Nakışlar sabaha yetişmezse kursağımıza bir lokma ekmek gireceği yok. Hadi davranın biraz.

Bir an için sustu. Sonra gülerek sürdürdü konuşmasını:

-Amaaannn boş verin, sıkıntımdan böyle konuşuyorum. Yoksulluktan bıktım da ondan. Asıl ne düşünüyorum biliyor musunuz? Diyorum ki: padişah bu durumumu bilse beni ekmekçisine alsa hiç değilse doya doya ekmek yerim.

Öteden ortanca söze karıştı:

—Haklısın abla! Padişah bilse, beni gelip aşçısına alsa hiç değilse bol bol yemek yerdim.

Bu sözler karşısında padişahın gözleri yaşardı."Demek yoksulunda yoksulu varmış. Yazık zavallılara"diye acıdı kızlara.

Tam bu sırada en küçükleri iki ablasını küçümseyen gözlerle süzdükten sonra şöyle dedi:

—Sizin boğazınızdan başka bir şey düşündüğünüz yok. Ben yoksul bir kızım ama çok şükür gönlüm zengin. Ekmekçiyle aşçı da kim oluyormuş. Padişah gelip beni istese önümde eğilip ayakkabılarımı ayağıma giydirmedikten sonra dünyada varmam ona.

Padişah küçük kızın bu sözlerine çok öfkelendi.

—Yarın görürsün sen pabucu kim kime giydirecek diye söylenerek ayrıldı oradan. Ayrılmadan önce de evin kapısına bir çarpı işareti koydu.

Gün ışımaya başlayınca saraya döndü. Üstündeki derviş giysilerini çıkarmayı bile beklemeden veziri çağırdı. Vezir padişahın döndüğüne mi sevinsin, sabah sabah tatlı uykusundan uyandırıldığına mı yansın bilemedi. Koşarak geldi. Padişahın yüzü asıktı.

—Tez kolcular yola çıkarılsın. Kente yayılsınlar. Kapısı kırmızı çarpı işaretli evi bulsunlar. Orda yaşayan üç nakışçı kız kardeşi alıp getirsinler. Üçünü birlikte isterim.

Vezir üç yoksul kızın apar topar saraya getirilmesine bir anlam veremedi. İşin ucunda iyilik mi vardı, kötülük mü bilemedi.

—Buyruğunuz yerine getirilecektir diyerek çıktı

Aradan iki saat geçmeden padişah giyinip taht odasına geçti. Sarayın ileri gelenlerini topladı. Tahtın bir başına veziri diğer başına da kız kardeşi oturdu. O sırada kolcular üç kız kardeşi getirmişlerdi. Hemen padişahın önüne çıkardılar. Büyükle ortanca korkudan tir tir titriyordu, yüzleri sapsarıydı. Küçük ise tam bir aldırmazlık içinde gülümseyerek kadife perdelere, ipek koltuklara, tavandan sarkan billur avizeye bakıyordu. Padişah önce büyük kıza sordu:

—Söyle bakalım sen akşam padişahından ne istedin?

Büyük kız korkudan kekeleyerek:

—Ben, dedi. Padişah beni ekmekçisine alsa hiç değilse doya doya ekmek yerim dedim

Padişah güldü:

—İsteğini kabul ettim kızım, dedi.

Sonra halayıklara döndü:

—Bu kızı alın giydirin süsleyin sonrada ekmekçi başıyla nişanlayın

İki halayık büyük kızı alıp götürdü. Padişah bu sefer ortanca kıza sordu:

—Sen söyle bakalım akşam padişahından sen ne istedin?

Ortanca kız da korkudan kem küm ederek:

—Ben dedi. Ben de dedim ki: padişah beni aşçısına alsa hiç değilse bol bol yemek yerim.

Padişah gene güldü

—seni aşçıbaşına alıyorum. Halayıklar seni de giydirip süslesinler sonra da aşçıbaşıyla nişanlasınlar.

İki halayık ortanca kızı da alıp götürdü. Küçük kız ortada yalnız kalmıştı. Ama kendinden emindi. Gene aldırışsızlıkla etrafı süzüyordu. Padişah alaycı bir sesle sordu:

—Şimdi sıra sende küçük hanım senin akşam ne dediğin aklında mı?

Küçük kız gülerek:

—A elbette aklımda, dedi ben de onlar gibi yoksulum ama benim gönlüm ablamlarınki gibi alçaklara konmaz yükseklerden uçar. Onun için ekmekçiyle aşçı da kim oluyormuş dedim. Padişah beni almak istese önümde eğilip ayakkabılarımı ayağıma giydirmedikten sonra ona varmam dedim. Tam tamına böyle dedim.

Padişah kızın pişman olup akşam evde söylediklerini burada yalanlar sanıyordu. O zaman onu bağışlamayı düşünmüştü. Oysaki o aynı sözleri üstüne basa basa söylemekten korkmuyordu. Çok kızdı buna:

—Yakalayın şunu! diye bağırdı.

Kollukçular iki kolundan sıkıca tuttular. Kız silkinmek istediyse de yararı olmadı. Padişah ayağa kalkıp:

—Boynu vurulsun! dedi.

Bu buyruk üzerine kızın kılı bile kıpırdamadı. Başını birden kaldırıp padişaha şöyle bir baktı. Sonra hiç bir şey olmamışçasına ablalarının halayıkların kolunda nişanlanmaya gidişleri gibi gülümseyerek kollukçuların arasında yürüdü. Salondaki herkes donup kalmıştı. Kızın güzelliği, korkusuzluğu hepsini büyülemişti. Padişahın kız kardeşi de kıza çok acımıştı. Kızın güzelliğine gerçekten diyecek yoktu. Bir bakan bir daha bakmak istiyordu. Padişah da tedirgindi. Kız kardeşi bunu fırsat bildi. Kardeşinin kulağına eğildi:

—Sevgili ağabeyim dedi. Bu güzel kızı bana bağışla kırk gün benim yanımda kalsın, bana hizmet etsin. Kırk gün sonra ben kendi ellerimle cellada teslim ederim.

Padişah kız kardeşinin bu isteğini kabul etti. Kollukçuları durdurdu. Kadın kızı alıp kendi dairesine götürdü.

Sarayın güzel bir bahçesi vardı. Bu bahçe de öbek öbek güller açardı… Her öbeğe ayrı renkte güller dikilmişti. Her birinin açma zamanı ayrıydı. O günlerde mor güllerin açma zamanıydı. Padişahın kız kardeşi kıza mor atlastan bir giysi giydirip onu mor güllerin açtığı bahçeye yolladı. Güneş yeni doğmuş mor goncaların üstünde sabah çiğleri inci taneleri gibi birikmişti. Kız güllere eş renkte mor giysisiyle güllerin arasında durdu. O sırada bahçıvan güllere bakmaya inmişti. Her sabahki gibi yaprakları ayıklayacak, toprağı çapalayacak, açmaları için su verecekti. Kız bahçıvanı görünce güllerin arasından seslendi:

—Bahçıvanbaşı bahçıvanbaşı padişah uyuyor mu?

Bahçıvan gül fidanlarından birinin toprağını kabartmak için eğildiği yerden başını kaldırmadan:

—Uyuyor dedi

O zaman kız:

—Uyusun uyansın da güllere boyansın, dokunduğum dallar kurusun dedi.

Bunun üzerine bahçıvan başını kaldırdı. Bir de ne görsün, güllerin arasında onlarla aynı renkte peri gibi güzel bir kız duruyor. Sabah rüzgarları güllerle birlikte kızın giysisini mor mor dalgalandırıyor. Sanki güller rengini ondan almış. Güller kıza kız güllere karışmış. Bu şaşırtıcı güzellik karşında bahçıvanın aklı başından gitmiş. Olduğu yere yığılıp bayılmış.

Aradan bir kaç gün geçmiş. Padişah gül bahçesini dolaşmaya çıkmış. Bakmış bütün güller kurumuş, toprak susuzluktan çatlamış. Bu bahçıvana ne oldu diye bakınırken bahçıvanın kaldığı kulübeden gelen iniltileri duymuş. Oraya koşmuş bakmış bahçıvan yataklara serilmiş yatıyor, gözleri yarı kapalı. Padişah:

—Ne oldu sana böyle neden yatıyorsun, diye sormuş.

—Aman padişahım hiç sormayın. Mor güllerin açtığı gün bahçede mor giysili bir kız belirdi. " padişah uyuyor mu?"diye sordu bana. Ben de"uyuyor" dedim. O zaman kız "uyusun uyansın da güllere boyansın, dokunduğum dallar kurusun"diyerek güllere karışıp yok oldu. Kızın güzelliğine dayanamadığım için bayıldım ben de. Günlerdir kendime gelemiyorum.

Padişah:

—Hadi oradan aptal herif! diye çıkıştı. Hiç öyle şey olur mu? Düş görmüşsün sen.

Bahçıvanı yatağından kaldırtıp işinin başına gönderdi.

Bir hafta sonra pembe güllerin açma vakti geldi. Padişahın kız kardeşi kıza pembe ipekliden bir giysi giydirip güneşin doğacağına yakın yine bahçeye gönderdi. Kız pembe giysilerin içinde pembe güllerin arasında durup:

—Bahçıvanbaşı bahçıvanbaşı padişah uyuyor mu? diye seslendi

Bahçıvan yerden başını kaldırmadan:

—Uyuyor dedi

O zaman kız:

—Uyusun uyansın da güllere boyansın, dokunduğum dallar kurusun dedi

Bahçıvan bu sözler üzerine kendine geldi. Başını kaldırıp baktı. Güllerin arasında yine o dünya güzeli kız pembe giysiler içinde karşısında duruyor. Sabah rüzgarı kızın giysisiyle açmakta olan gülleri pembe pembe dalgalandırıyor."kız mı güzel, güller mi, kızın pembeliği mi güllere vurmuş, güllerin pembeliğimi kıza…"derken hepsini birbirine karıştırıp düşüp bayılmış.

Bir kaç gün sonra padişah pembe gülleri görmek için bahçeye çıkmış. Güllerin hepsi kurumuş susuzluktan topraktan duman çıkıyormuş. Padişah bahçıvanın kulübesine gitmiş derhal. Bahçıvan bir hafta önceki gibi dalgın yatıyormuş.

Padişah kapıdan:

—Gene ne oldu diye bağırmış

Bahçıvan yattığı yerden doğrularak kesik kesik anlatmaya başlamış:

—İnanmazsınız ama o kız yine geldi. Pembelere bürünmüştü. Ben de dayanamadım bayıldım. Şimdi de hastayım. Bağışlayın efendimiz. Bana inanmıyorsanız bu hafta gülleri siz bekleyin.

O hafta ateş kırmızısı güller açacaktı. Padişahın kız kardeşi kıza aynı renkte kırmızı kadifeden bir giysi giydirdi.

—Bak dedi. Beni iyi dinle. Şimdi işimiz güçleşti. Bu sabah gülleri padişah bekleyecek. Seni kucağına alır saraya götürürken kapıda ayakkabılarını ayağından silkip atmayı unutma. Odasına getirdiğinde de camı yumruklayıp elini kanatırsın. O zaman sana sargı getirecek. Sen de ben bu sargıyı istemem incili mendilini isterim diyeceksin. Eline o mendili sardıracaksın. Sonra da ayakkabılarım aşağıda kaldı deyip onları isteyeceksin. Getirdiğinde ayakkabıları önüne koyacak ayakkabıların ikisini birden giydirmeden ne yap et kaç oradan ortadan yok ol gerisini bana bırak.

Kızı güneş doğarken bahçeye göndermiş. Güneş doğduğunda güllerden yansıyan ışıltıyla kızın yanakları al al olmuş. Bahçe aynı ışıltı içinde altın bir ayna gibi parlıyormuş.

Kız güllerin arasından

—Bahçıvanbaşı… demeye kalmadan padişah gizlendiği yerden fırlayıp kızı bileğinden yakalamış.

—Dur kaçma sakın diyerek kucağına almış

Bahçeyi geçip sarayın kapısına vardıklarında kız kapının önünde ayaklarını silkeleyip ayakkabılarını orda bırakmış. Padişah kız kucağında merdivenleri çıkmış. Padişahın odasına girerken kız camlı kapıya yumruğunu vurup bileğini kesmiş. Bunu gören padişah kızı hemen ipek sedirlerden birinin üzerine yatırmış kızın yaralanmasına çok üzülmüş saçlarını okşayarak

—Sakın kıpırdamayın yerinizden şimdi sargı getiriyorum diyerek çıkmış az sonra elinde sargıyla dönmüş şaşkın ve tedirginmiş kız sakin bir sesle konuşmuş

—O sargıyı istemem bileğime incili mendilinizi bağlayacaksanız yaramı sarmanıza razı olurum

Padişah:

—Emredin güzelim diyerek yerinden fırlayıp incili mendilini getirmiş. Yaranın sarılması işlemi bitince kız ağlayıp sızlamaya başlamış:

—Ne yapayım ben şimdi ayakkabılarımı aşağıda düşürmüşüm ya kayboldularsa ayakkabısız ne yaparım…

Padişah:

—Hemen getiririm diyerek aşağıya inmiş kızın ayakkabılarını alıp getirmiş önünde eğilerek ayakkabılarını giymesi için bırakmış kız

—Ayakkabılarımı siz giydirseniz diye yalvarmış

Padişah kızın incecik bileklerinden birini tutarak ayakkabılardan birini giydirmiş. İkincisini giydireceği sırada kurnaz kız boştaki ayağıyla padişahın göğsünden hafifçe itip yere yuvarlamış. Daha o yerinden doğrulmaya kalmadan kız pencereye sıçramış. Oradan pencerenin hemen altındaki balkona atlamış. Padişah pencerenin önüne geldiğinde kız çoktan kaybolmuş. Uçup gitmişmiş sanki.

O günden sonra padişah sararıp solmuş derdinden yataklara düşmüş. Kimse derman bulamamış.

Öte yandan kırk gün dolmuş kızın cellada teslim günü gelip çatmıştı. Padişahın kız kardeşi kızı süsleyip üzerine ak bir giysi giydirdi. Onu bir yatağa yatırarak kollarını göğsünde kavuşturdu. İncili mendile sarılı bileği üste getirdi. Sonra da kız alıp götürmeleri için cellatla padişahı odaya çağırdı. Cellat odaya girer girmez kızın saçlarına yapıştı. Saçından sürüyüp götürecekti hep öyle yapardı. Padişah kızın bileğine sarılı incili mendili görünce her şeyi anladı kızın güzelliğine de aklına da bir kez daha hayran oldu. Artık celladın bir işi kalmamıştı…

*Ninni yavrum bebeğime/Körler dolar göbeğine/Dandini vurma erkeğime/Dandini dandini dastana/Çıplak uzanmış dastana/Kız gelmiş anadan doğma/Yatacakları sırada/Danalar girmiş bostana/Dasdana’da bu hırs varken/Bostanda kızla yatarken/Bağırmış babası birden/‘kov bostancı danayı!’/Dasdana kızmış köpürmüş/Gitmiş Hartug’u öldürmüş/Danayı kovalarken gülmüş:/“Yemesin lahanayı”*

26.6.07

Equus by nature timid creature

Bir zamanlar bir siyam kedisi vardı, kendisini aslan zannediyor ve yakışık almayan bir tarzda zebraca konuşuyordu. Bu dil Afrika'da yaşayan bir çizgili at ırkı tarafından kişnenir.

Şimdi: Masum bir zebra cengelde yürür ve başka bir yönden de küçük kedi yaklaşır; karşılaşırlar. Siyam kedisi mükemmel telaffuzuyla "Merhaba" der. “Çok güzel bir gün, değil mi? Güneş parlıyor, kuşlar şakıyor, bugün dünya yaşamaya değer bir yer, öyle değil mi?” Zebra bir siyam kedisinin zebra gibi konuşmasına o kadar şaşırır ki, kıskıvrak yakalanmaya müsait hale gelir. Böylece küçük kedi onu hemen kıskıvrak bağlar, öldürür ve gövdesinin en leziz parçalarını yuvasına taşır.
Kedi bu şekilde birçok zebrayı başarıyla avlar, her gece zebra fileminyonuyla ziyafet çeker ve derilerinin en iyi kısımlarından eski siyam sarayının dekadan prensleri tarzında geniş kravat ve kemerler yapar. Bir aslan olduğunu idda ederek arkadaşlarına hava atara ve kanıt olarak da zebra avlanmasını öne sürer.
Zebraların hassas burunları onlara çevrede hiç aslan olmadığını söylemektedir. Zebra ölümleri birçoklarının bölgeden uzaklaşmasına neden olur. Batıl inançlı olduklarından, ormanda bir aslanın hayaletinin dolaştığına karar verirler. Bir gün zebraların öykücüsü rahvan rahvan gezinir ve diğer zebraları eğlendirmek için anlatabileceği öyküler kurarken, birdenbire gözleri parlar ve "Tamam, buldum!" der, "Bizim dilimizi konuşmayı öğrenen bir siyam kedisi hakkında bir öykü anlatacağım. Ne sıkı fikir! Bu onları güldürecektir." Tam o sırada siyam kedisi karşısına çıkar ve " Merhaba!" der, "Ne güzel bir gün değil mi?" Zebraların öykücüsü bir kedinin kendi dilini konuştuğunu duyunca şaşkınlıktan kıskıvrak bağlanacak hale gelmez, çünkü tam o sırada bunu düşünüyordur. Kediyi şöyle bir süzer ve nedenini bilmese de, onda hoşlanmadığı bir şeyler olduğuna karar verir. Bu nedenle ona iyi bir çifte indirir ve kediyi öldürür. Öykü anlatıcısının işlevi budur.

*Ey insanlar benim hepinizden farklı olduğumu nasıl anladınız, demek fen bu kadar ilerledi.*