He didn't even say goodbye
He didn't take the time to lie
Bang bang, he shot me down
I hit the ground
Bang bang, that awful sound
My baby shot me down
Sema ederken, bir ayam yere bir ayam göğe doğru, düşündüm CMYK baskı RGB ise web içindi. Yamuk -bizim oralarda alacalı bir kedi ismi- bir eğri çizen eteğimin uçlarına dalıp gitmişken gözlerimi kapattım, önüme eski çağlarda yaşamış insanların nedense bir ayıya benzettiği yıldız dizilimi geldi. Pul payetlerle işlenmiş gökyüzünde yaşayan hayvanlar alemini düşünürken ben, kulağım çanda (kapıdaki). Yokuş üzerindeki minik inimde yanan odun kokusunu değil de içime, acı çekiyorum. Sanki rüyamda Ayasofya'da minik bir çarşınınn içindeyim. Bir at bana doğru dört nala koşuyor, yeleleri başka bir renk. Hiçbir şey o tanıdık his kadar yakın olamaz.
Düdüklü tencereden gelen ses sinekli bir oryatoryo.
Özel bir kış paketi ile hazırlandım ben bu yaza, mini zen bahçeme taşlar, mineraller diktim. Sinir bozucu tamiratlarla geçti bu kış, park yapılmaz dedim, dinletemedim. 2026, Ağustos, yıldız dizilimi der ki -hava bir açık bir kapalı- sufi bir tavuk gibi geçmiş olcak 46 senelik hayatın. Yere döktüğüm kedi mamaları gibi gökyüzü, öyle karışık. Ben de dururur muyum, daldım makasla elimdeki noktalı kağıtlara. Telefon çaldı, içimden geçen turuncu, yeşil, çingene pembesi hislere aldırmadım. İlmek ilmek örülmüş, ince ince düşünülmüş bir alınyazısı bu bendeki sonuçta. Arayan bir daha arar, zaten o değildir. Zahmet edip yalan söylemeye bile tenezzül etmedi, canım efendim, caanım efendim. Botlarım da sıkıyor zaten, dur ben bir çay demleyeyim.
8.5.14
7.5.14
August 2026: There Will Come Soft Rains
In the living room the voice-clock sang, Tick-tock, seven
o'clock, time to get up, time to get up, seven o'clock! as if it were afraid
that nobody would. The morning house lay empty. The clock ticked on, repeating
and repeating its sounds into the emptiness. Seven-nine, breakfast time, seven-nine!
In the kitchen the breakfast stove gave a hissing sigh and
ejected from its warm interior eight pieces of perfectly browned toast, eight
eggs sunny side up, sixteen slices of bacon, two coffees, and two cool glasses
of milk.
"Today is August 4, 2026," said a second voice
from the kitchen ceiling, "in the city of Allendale, California." It
repeated the date three times for memory's sake. "Today is Mr. Featherstone's
birthday. Today is the anniversary of Tilita's marriage. Insurance is payable,
as are the water, gas, and light bills."
…..
Five o'clock. The bath filled with clear hot water.
Six, seven, eight o'clock. The dinner dishes manipulated
like magic tricks, and in the study a click. In the metal stand opposite the
hearth where a fire now blazed up warmly, a cigar popped out, half an inch of
soft gray ash on it, smoking, waiting.
Nine o'clock. The beds warmed their hidden circuits, for
nights were cool here.
Nine-five. A voice spoke from the study ceiling: "Mrs.
McClellan, which poem would you like this evening?"
The house was silent.
The voice said at last, "Since you express no
preference, I shall select a poem at random." Quiet music rose to back the
voice. "Sara Teasdale. As I recall, your favorite….
There will come soft rains and the smell of the ground,
And swallows circling with their shimmering sound;
And frogs in the pools, singing at night,
And wild plum trees in tremulous white,
Robins will wear their feathery fire,
Whistling their whims on a low fence-wire;
And not one will know of the war, not one
Will care at last when it is done.
Not one would mind, neither bird nor tree,
If mankind perished utterly;
And Spring herself, when she woke at dawn,
Would scarcely know that we were gone.
.....
The crash. The attic smashing into kitchen and parlor. The
parlor into cellar, cellar into sub-cellar. Deep freeze, armchair, film tapes,
circuits, beds, and all like skeletons thrown in a cluttered mound deep under.
Smoke and silence. A great quantity of smoke.
Dawn showed faintly in the east. Among the ruins, one wall
stood alone. Within the wall, a last voice said, over and over again and again,
even as the sun rose to shine upon the heaped rubble and steam:
"Today is August 5, 2026, today is August 5, 2026,
today is…"
3.5.14
Kumkuma
- The initials HD in the name Henry Dark refer to Humpty
Dumpty.
- Who?
- Humpty Dumpty. You know who I mean. The egg.
- As in « Humpty Dumpty sat on a wall? »
- Exactly.
- I don’t understand.
- Humpty Dumpty: the purest embodiment of the human
condition. Listen carefully sir. What is an egg? Is it that which has not yet
been born. A paradox, is it not? For how can Humpty Dumpty be alive if he has
not been born? And yet, he is alive – make no mistake. We know that because he
can speak. More than that, he is a philosopher of language. « When I use a
word, Humpty Dumpty said, in rather a scornful tone, it means just what I
choose it to mean – neither more nor less. The question is, said Alice, whether
you CAN make words mean so different things. The question is, said Humpty
Dumpty, which is to be master – that’s all. »
- Lewis Carroll.
- Through the Looking Glass, chapter six.
- Interesting.
It’s more than interesting, sir. It’s crucial. listen carefully,
and perhaps you will learn something. In his little speech to Alice, Humpty
Dumpty sketches the future of human hopes and gives the clue to our salvation:
to become master of the words we speak, to make language answer our needs,
Humpty Dumpty was a prophet, a man who spoke truths the world was not ready
for.
- A man?
- Excuse me. A slip of tongue. I mean an egg. But the slip
is instructive and helps to prove my point. For all men are eggs, in a manner
of speaking. We exist, but we have not yet achieved the form that is our
destiny. We are pure potential, an example of the not yet arrived. For man is a
fallen creature – we know that from Genesis. Humpty Dumpty is also a fallen
creature. He falls from his wall, and no one can put him back together again –
neither the king, nor his horses, nor his men. But that is what we must all now
strive to do. It is our duty as human beings: to put the egg back together
again. For each of us, sir, is Humpty Dumpty. And to help him is to help
ourselves.
- A convincing argument.
- It’s impossible to find a flaw in it.
- No cracks in the egg.
- Exactly
- Exactly
2.5.14
zaten hep yeşildi fındık dalları
Herşey iyi de, diyeceksiniz, kedi sevmek nedir? Kedi sevmek insanları, sokakları ve şeyleri sevmekten farklı birşey mi? Bilge Karasu, 'kedi sevmek, kedinin, kendisini seven (kendisinin de sevdiği) kişi karşısındaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmek demektir' der bir masalında, ben bu farklı sevme biçimini bundan daha iyi tanımlayan bir cümleye rastlamadım bugüne dek. Sahip olmayı yadsıyarak, ya da, sahip olmamayı göze alarak sevmek insanoğluna pek güç gelir. Sevgiyle mülkiyet duygusu öteden beri ortak yaşardır onda, sevgi bağını çoğu kez de tek yanlı, gerçek bir bağ haline sokmaya alışmıştır. Sevdiği kişinin bağımsızlığına da, kendi bağımsızlığına da kolay kolay katlanamaz. Bunu eleştiri, suçlama konusu saymamak gerek gene de: İnsanlar, eninde sonunda, kedi sevenler ve sevmeyenler olarak da pekala ikiye ayrılabilirler. Bir de, benim gibi, yolun sonuna varamayacağını bile bile kedi sevmeyi öğrenmeye çalışanlar vardır.
Kedinin sevgi 'anlayış'ındaki farklılık, gülünç gelebilir ama, farklı bir mantığa bel bağlamasından gelir. İnsanlar, kendi doğalarının terimleriyle sevgisiz, hain ya da bencil sayarlar ya kediyi, onun herhalde bu tür kaygıları yoktur. Oynaşmak; sevmek, sevilmek istediği an buradadır. İstemediğinde çekip gider, sizin doyumunuz yarıda kalmış, ona vız gelir.
25.4.14
Karma is a bitch
bir akşam çimlerin üzerine uzanmışlar- yıldızları izlemişler- akılları/fikirleri birmiş- vapur iskeleye yanaşmış- vapura binmişler- eve gelip birbirlerinin elini tutarken uyumuşlar- sabahları vapurda içilen çaylar güzelmiş- sabahları Pelin'le uyanmak, beraber gerilmek, dizlerin çarpışması, saçların karışması, gözlerin kamaşması, ayakların sürtünmesi güzelmiş- Semih Pelin'i uyandırmak için yatağın kenarına oturmuş, Pelin'in balık ağından sık saçlarını okşamış, dudağına eğilip öpmüş ama Pelin uyanmamış- yine öpmüş yine uyandıramamış- bu işte bir iş varmış- Pelin Semih onu daha çok öpsün diye mi uyanmıyormuş- Semih Pelin'i uzun uzun öpmüş- Pelin gülümsemiş- Semih gülümsemiş- günaydın demiş Semih- günaydın demiş Pelin- giyinip birlekte dişlerini fırçalamışlar- Semih traş olurken Pelin izlemiş- Semih Pelin'in burnuna köpük sürmüş- kahvaltılarını vapurda yapmışlar- sabah okulda çalışıp akşam teleferiğe gitmişler- Semih sarhoş olmuş- Pelin çok gülmüş- bir gün erkenden kalkıp Çeşme'ye de gitmişler, yattan atlayıp kıyıya yüzmüşeler- avuçlarındaki taşların seslerini dinlemişler- güneş bir varmış bir yokmuş- bir ara yağmur bile yağmış- yattan balıklama atlamışlar- yattan çivileme atlamışlar- eğlenmesini biliyorlarmış- akşam Semih'in çağdaş sanat yorumu -Semih geçen sene o dersten kalmış ama yinede hocası onu çok severmiş:)- hocasının evine gitmişler- ev yeni yapılıyormuş- orada yemek yemişler- bahçesinde dinlenmişler- Efes'e de gitmişler-giderken geyik gelirken geyikmiş- bu geyik hiç bitmezmiymiş- Meryem Ana'da yapraklarla müzik yapmışlar- Şirince'de 4 tane farklı gözleme söylemişler, yarım yarım paylaşmışlar- ayran içmişler- 2 gün de Gümüldür'de kalmışlar- geceleri soğuk oluyormuş üşümüşler- kimi zaman kırmızı bir balıkmışlar, kıvrıla kıvrıla yüzermişler- öyle eğlenmişler ki hiç bitmesinmiş- bitmezmişde- sanki uzun yıllar birlikte yaşamışlar gibi yaşamışlar 3 ay- İzmir'de yapmadıkları bir sürü bişeyler kalmış-sinemaya, Zuhal Olcay konserine gitmek, Kemeraltı'ndan alışveriş yapmak gibi- olsunmuş, sonra yaparlarmış- nasıl olsa bir sonraki durakları Olympos'muş Semih güzel aşkına iyi geceler demiş- Pelin iyi geceler demiş- uymuşlaaar-
21
08
02
Bir kebabçının içinden kabuklu bir sümüklüböcek çıkan pide için gayet yerinde belirttiği gibi;
- Çok özür dilerim, çok çok özür dilerim.
21
08
02
Bir kebabçının içinden kabuklu bir sümüklüböcek çıkan pide için gayet yerinde belirttiği gibi;
- Çok özür dilerim, çok çok özür dilerim.
21.4.14
I'm a collection of three billion, billion, billion intricately arranged atoms
"He never actually touched her. In everyday life on our world, on the scale of atoms,
material objects never really touch. Each atom has a tiny nucleus at its center, surrounded by an
electron cloud of lines of force. As the atoms approach each other, the boy's electron clouds
push away the girl's.
More than 99. 9% of the matter of any atom is concentrated in its nucleus. The nucleus is surrounded by an electron cloud which
produces an invisible field of force, and acts like a shock absorber. The configuration of the electron cloud determines the
nature of an element. In the ordinary course of things here on earth, the nuclei
never touch. We have a sensation of touching, but that's really just our
invisible force fields overlapping and repelling each other."
19.4.14
ihtimal ya fikrinize düşersem, tutturun bir rumeli havası
Hayal kırılır, kalp kırılır, cam kırılır.
Rüyada cam kırıkları içmek, boğazına cam kırıkları batmak: Yüksek beklentiler yaratmaya, hayal gördürmeye, söylenemeyecek sözlere, kurulamayacak cümlelere delalettir. Bir kalbin kırılacağı kesindir. Hayal kırıklığı yaşanacaktır. Duygular bükülecek; mutluluk hüzne, umut sinire, sevgi nefrete dönüşecektir. Korkmayın, geçer. Onun için en azından huzurlu bir yalnızlık dilemekten başka bir çareniz yok. Kendine gelecektir.
Rüyada cam kırıkları içmek, boğazına cam kırıkları batmak: Yüksek beklentiler yaratmaya, hayal gördürmeye, söylenemeyecek sözlere, kurulamayacak cümlelere delalettir. Bir kalbin kırılacağı kesindir. Hayal kırıklığı yaşanacaktır. Duygular bükülecek; mutluluk hüzne, umut sinire, sevgi nefrete dönüşecektir. Korkmayın, geçer. Onun için en azından huzurlu bir yalnızlık dilemekten başka bir çareniz yok. Kendine gelecektir.
16.4.14
Ona rastladığı zaman duyduğu şeyleri kabil değil unutamazmış insan
Kimine göre ufak bir çocuktur aşk, / Some say love's a little boy,
Kimine göre bir kuş, / And some say it's a bird,
Kimi der, onun üstünde durur dünya, / Some say it makes the world go around,
Kimi der, kalp kuruş; / Some say that's absurd,
Ama komşuya sordum, nedense yüzüme / And when I asked the man next-door,
Manalı manalı baktı, / Who looked as if he knew,
Karısı bir kızdı bir kızdı, sormayın, / His wife got very cross indeed,
Aşkedecekti tokadı. / And said it wouldn't do.
Şıpıtık terliğe mi benzer yoksa / Does it look like a pair of pyjamas,
Yoksa kandil çöreğine mi, / Or the ham in a temperance hotel?
Hacıyağına mı benzer dersin kokusu / Does its odour remind one of llamas,
Yoksa leylak çiçeğine mi? / Or has it a comforting smell?
Çalı gibi dikenli mi, batar mı eline, / Is it prickly to touch as a hedge is,
Andırır mı yoksa pufla yastıkları, / Or soft as eiderdown fluff?
Keskin mi kenarı yoksa batar mı eline? / Is it sharp or quite smooth at the edges?
Alla'sen söyle nedir aşkın aslı astarı! / O tell me the truth about love.
Tarih kitapları dokundurur geçer / Our history books refer to it
Köşesinde kenarında, / In cryptic little notes,
Hele bir lafı açılmaya görsün / It's quite a common topic on
Şirket vapurlarında; / The Transatlantic boats;
Eksik olmaz gazetelerden, bilhassa / I've found the subject mentioned in
İntihar haberlerinde, / Accounts of suicides,
Maniler düzmüşler gördüm üstüne / And even seen it scribbled on
Telefon rehberlerinde. / The backs of railway guides.
Aç kurtlar gibi ulur mu dersin / Does it howl like a hungry Alsatian,
Bando gibi gümbürder mi yoksa, / Or boom like a military band?
Taklit edebilir misin istesen kemençede, / Could one give a first-rate imitation
Ne dersin piyanoda çalınsa; / On a saw or a Steinway Grand?
Çiftetelli gibi coşturur mu herkesi / Is its singing at parties a riot?
Yoksa ağıraksak bir hava mı? / Does it only like Classical stuff?
İstediğin zaman kesilir mi sesi? / Will it stop when one wants to be quiet?
Alla'sen söyle nedir aşkın aslı astarı! / O tell me the truth about love.
Bir hal oldum çardakların altında / I looked inside the summer-house;
Onu araya araya, / It wasn't over there;
Küçüksu'ya baktım, orada da yok, / I tried the Thames at Maidenhead,
Boşuna çıktım Çamlıca'ya; / And Brighton's bracing air.
Anlamadım gitti bülbülün şarkısını, / I don't know what the blackbird sang,
Bir acayip gülün lisanı da; / Or what the tulip said;
Benim bildiğim o kümeste değildi / But it wasn't in the chicken-run,
Ne de yatağın altında. / Or underneath the bed.
Aklına esince çıkarabilir mi dilini, / Can it pull extraordinary faces?
Başı döner mi asma salıncakta, / Is it usually sick on a swing?
At yarışlarında mı geçirir hafta tatilini, / Does it spend all its time at the races,
Usta mı düğüm atmakta, / or fiddling with pieces of string?
Millet der peygamber demez mi, / Has it views of its own about money?
Para mevzuunda nedir efkarı, / Does it think Patriotism enough?
Borç alır borcunu ödemez mi? / Are its stories vulgar but funny?
Alla'sen söyle nedir aşkın aslı astarı! / O tell me the truth about love.
Ona rastladığı zaman duyduğu şeyleri
Kabil değil unutamazmış insan,
Yolunu gözlerim bacak kadardan beri
Ama o geçmedi bile yanımdan;
Merdiven dayadım otuz beşine,
Öğrenemedim gitti bir türlü,
Nemenem mahluktur bu düşerler peşine
Bunca insan geceli gündüzlü?
Gelsin ya, nasıl, pat diye gelir mi dersin / When it comes, will it come without warning
Burnumu karıştırırken tatlı tatlı, / Just as I'm picking my nose?
Ya tutar yatakta bastırırsa sabahleyin? / Will it knock on my door in the morning,
Talih bu ya, otobüste nasırıma basmalı! / Or tread in the bus on my toes?
Gelişi yoksa havalardan anlaşılır mı, / Will it come like a change in the weather?
Selamı efendice mi yoksa gider mi aşırı, / Will its greeting be courteous or rough?
Değiştirir mi dersin bir kalemle hayatımı? / Will it alter my life altogether?
Alla'sen söyle nedir aşkın aslı astarı! / O tell me the truth about love.
Alla'sen söyle nedir aşkın aslı astarı! / O tell me the truth about love.
12.4.14
Arka bahçelerde dişlediğim mür
I love your eyes, my dear
Their splendid sparkling fire
When suddenly you raise them so
To cast a swift embracing glance
Like lightning flashing in the sky
But there's a charm that is greater still
When my love's eyes are lowered
When all is fired by passion's kiss
And through the downcast lashes
I see the dull flame of desire
10.4.14
07:35:46
Yüzünün çevresinde dolaşan parmaklar dudak kenarında bir
duraksadılar, anlardan an beğenen hafıza geçilen ara kapıları getirdi önüne.
Daha o sabah benzer bir günü onunla da geçirmeyi dilemişti. Yine aynı soruyu sormuştu karanlıkta, “Ne yapmamı istersin?” 21 gün önce sorulan aynı soruyu
binlerce defa düşünmüştü de verilebilecek cevapları hiç düşünmemişti. Kıyafet
uygunsuzluğunun sürüklediği alkol dolu gecenin sonunda “bakamamak” da ne
oluyor! Tek yapabildiği öpmek, öpmek. Binadan acele ile çıkışını, yanına
vardığında sarılıp koklayışını hatırlamakla yumrukları arasında bir korelasyon
olmalı. O an bir takım kas gruplarını harekete geçiriyor ve kendini
yumruklarını sıkarken buluyor. Sabah sabah, bir ceza gibi uyandırmaya
çalışmalar, saatlerimiz 07:35:43’ü gösteriyor. Saniyeleri de sayar oldum.
Boynundaki zinciriyle birlikte atan o nabız, sayımda büyük bir yer oynuyor.
07:35:44, 07:35:46…
Güzel bir gündüz ile başlayan günün bitmeye yaklaştığı o
saatlerde unutulan bir anahtarın kapağını açtığı acele ile bitirilen bir bira.
Üzerime çizilecek yeni eğrilerin hayali, kalbim atıyor. Mekan değişikliği,
mekanlar değişikliği. Duvarları eski tuğla kaplı güzel kokan dükkanda şimdi yumuşak
ayak parmak uçlarını düşünüyor. Ondan uzun olduğu tek anı ona sarılarak
geçirmeyi tercih etmiş olması ve bir de kapıdan çıkmadan önce o son sarılışı.
Sarmaşıklar. Kapanan kapı ardından kapanan gözler. Bir kez daha şaşırarak dönüp yan yastığa ve üzeride yatana
bakmanın verdiği his normal şartlar altında eşittir dalgaların çekilirken
çıkarttığı kıtır kıtır ses. Dışarıda serin hava ve ben onu gözlerini açmaya
zorluyorum. 21 gün önce sipariş edilen, harmonik salınımlarla ulaşılan boş evin
bir odasında 37-46 dansının devamını izliyoruz. Binlerce saniyem kayıp, hatırlayamıyorum
(işte burada küfür etmenin tam sırası) Dallarla kaplı koca bir pencereye
uyanılan o anda, saliseli göz kırpışlarının arasında karanlıkta açılan bir çift gözün
manzarası. Sonrası çiçek, sonrası çiçeklerden bir düet.
Parmak uçlarımı gıdıklayan sakallar, bu anı unutmak
istemiyorum ama sormadan da edemiyorum, ben seni hiç ayık göremeyecek miyim?
Vedasında pencereden sarkarken yüzümü kapatan kıvıcıklar, az önce karşımızda şimdi
karşımda olan bir kule, vakti gelen zaman. Elimi tuttuğu an akımının ve günün
sabahında soğuk denizin sularına soktuğum ayaklarımdan iletilen enerjinin,
üzerimize akan su ile vücutlara geri dönüşü, titreyen eller. Sarılmak (21 gün sonra), çalan telefon (8 gün sonra),
öldürecek bir beni mi buldun? Öyle gülme çocuk, kafanı önüne eğerek, gözlerini
kapatarak, öyle tatlı gülme çocuk! Denize açılan pencere önünde içilen sigaraların
dumanı, yoluna saçlarımdan başlayıp omzumdan aşağıya doğru yolculuğuna devam
eden su damlası, bunları hep yola delalet. Zaten açık ve bana bakan iki göz,
çığlık atmak istiyorum. Ağaçlarla kaplı yolda denize yapılan yolculuk yazılmıştı, odada
olmadığı o bir kaç saniye tavana bakarak şükrettim. Eşşek arıları tarafınfan
sokulacak dilin ettiği kelamlar ne ılık su ne de alınan derin nefeslerle hoş
görülebilir. Tamamen aptallık, tamamen armutluk. Uzun boyunu farkedip ne kadar
çok anı kaçırdığına hayıflanmalar, uyumalar, uyanmalar. Halbuki nasıl ve hangi
arada dalındığı bilinmeyen ani uykudan önce cevabım “herşeyi” olmuştu. Sokak
köşesinde elimde titreyen telefona bakarken nerden bilirdim ki minik
parmaklarımı ertesi gün gri dalgalı denize bakan adamın ayakları altına saklayacağımı? Manzarının keyfini sürmek (üstte) diye birşey vardı değil
mi, evet var. Çimlere yatıyor olsak bile ağrımaz o kol. Taksinin peşinde elele koşsak
bile. Geçme. Sence geçer miyim? Bilmem, geçer misin? Dikkatlice beni izlediğini
biliyordum ve buna rağmen hiç bir adımı değiştirmedim, lenslerimi çıkarttım,
dişlerimi fırçaladım. Yani galiba. Hatırlamıyorum. Armut! Yerden gözlerimi
kaldıramadığım o saniyelerde görüş alanımda ince uzun bacaklar, ben hipnotize.
Saçlarıma özenle yerleştirdiğim deniz kokusu artık yok, kurulanma seansındayız.
Göğsüne bir hipopotam gibi çöktüm. Nefes. Aklıma dönüp
arkaya baktığın o kordinatları yazdım. Hindistan cevizi kokusu (aklında
bıraktığımı umduğum bir diğer koku) Ayrıca kol benim, ağrı benim, sana ne?
(Bunu da söyledim, ah tam dayaklık) Bütün o günler boyunca, hele ki top oynayanları
seyrederken, çatalımı batırdığım ahtapotu ağzıma götürürken, hep diledim, hep
diledim. Hadi kalk! Saçlarım kıvırcık. Ortam karanlıktı ve ben seni arıyordum.
Hediye gibi geldin, hoşgeldin.
9.4.14
landscape, sweat, mess, sunset
Can you hear them? The helicopters?
You're in New York.
There was no need for words then, we've sat in silence.
You've looked me, in the eye directly. You've met me, I think it was Saturday, the evening
The mess we're in and the city sunset over me
Night and day I dreamed of making love to you, now baby love making on screen, impossible dream And did you see the sunrise over the sea? The freeway, reminding of this mess we're in?
And the city sunset over me
What were you wanting? (What was that I wanted?)
I just wanna say, don't ever change
Now baby I'd thank you, I hope, we will meet again
And you must leave in a few days, before the sun rises over the skyscrapers
And the city landscape comes into view, sweat on my skin, this mess we're in, the city sunset over me
You're in New York.
There was no need for words then, we've sat in silence.
You've looked me, in the eye directly. You've met me, I think it was Saturday, the evening
The mess we're in and the city sunset over me
Night and day I dreamed of making love to you, now baby love making on screen, impossible dream And did you see the sunrise over the sea? The freeway, reminding of this mess we're in?
And the city sunset over me
What were you wanting? (What was that I wanted?)
I just wanna say, don't ever change
Now baby I'd thank you, I hope, we will meet again
And you must leave in a few days, before the sun rises over the skyscrapers
And the city landscape comes into view, sweat on my skin, this mess we're in, the city sunset over me
Subscribe to:
Posts (Atom)