20.6.13

next

The future teaches you to be alone
The present to be afraid and cold
So if I can shoot rabbits
Then I can shoot fascists

Bullets for your brain today
But we'll forget it all again
Monuments put from pen to paper
Turns me into a gutless wonder

Gravity keeps my head down
Or is it maybe shame
At being so young and being so vain

Holes in your head today
But I'm a pacifist
I've walked La Ramblas
But not with real intent

And on the street tonight an old man plays
With newspaper cuttings of his glory days

And if you tolerate this

Then your children will be next

16.2.13

St-Sulpice! St-Sulpice?


Yanlış telafuz edilen kelimelerle dolu dev ellerinin dipsiz avuçları.  Kendini  solak zanneden bir sağ elin ışıklar içindeki manzara karşısında bile düğmeye bir türlü basmayışı midesine ağrılar soktu. Kulenin sıçrayan su birikintilerindeki yansımasına öylece bakakalmışken üzerine doğru gelen, sıkıntıya gebe, o  fil büyüklüğündeki kestaneyi farketti. Yalandan bir samimiyetle gelip de göğsüne oturan ağırlık eşliğinde gardiyanını bekleyen bir mahkum gibi nemli mavi gözlere dik dik baktı.  Konuşulamayan dillerde öpüşmeyi hayal ederken  'kendi olmama hali' nin vücut bulmuş şeklini o hiç alışkın olmadığı manikürlü tırnaklarında farketti. Şapka büyüklüğünde çorapların eşliğinde söylenen şarkı sözleri o hiç koklanmamış saçlarının dalgalarında kayboluyordu. Öksürük ve ateşler içinde uyandığı o gecelerde meğer rüyalarında Paris metrosunu görür dururmuş, kulağına ölülerin şarkı söylediği beyaz ışıklı trenler. Dikenli deniz kestanesinin parlak kardinal melon renkli etini yerken ağzında hissettiği o garip süngerimsi tadı hatırladı yeşil bir kompartmanda ilerlerken. Naneli çayla ferahlattığı düşünceleri hala canlı istiridyeler gibi tiz bir sesle ölüyordu halbuki. Dürüst olmak tshirtünün üzerinde güvenlik yazan, bırak kalbi üzerine yattığı yatağı bile kırabilen bir adamın seçtiği zor ölümdü.  Tek taraflı dil tutulması ile hiç yaşanamaz hale gelen bu saçma aşk hikayesi vücut sıvılarının kaldırım kenarlarına tükürülmesi gibi kolayca sistemden atıldı. Halbuki bu durum nezaketen de olsa yasaktı. Pabuç kadar dilinin acıtmasa da kanattığı canı metronun renkli koltuklarında kalabalıktan sıkışmış çantanın içinde eriyen çikolata ile hemen hemen aynı kaderi paylaşıyordu. Kara bir toprak parçası üzerinde güneşte oturulan park bankı bir anlık bir yakınlaşma sağlasa da edilen saçma sapan iki cümle dikkatleri içinde ördeklerin yüzdüğü, üzerindeki köprüden turuncu bisikletli güzel kızların geçtiği büyükçe bir su birikintisine sahip, bol tereyağlı kurabiyelerle beslenmiş sağlıklı insanların şehrindeki manzaraya çekti. Yüzen bir barda içilen bir kadeh beyaz şarabın yaptığını kimse ama kimse, hiç kimse daha önce yapmamıştı ona. Bir türlü gerçek olamayan o hayali otel odası, ödemesi gereken borcunun bitmesine daha ne kadar kaldığını bilmeyen adamlarla  ne istediğini bilmeyen kadınlar arasındaki şikayet savaşında ortaya çıkmıştı. Başarısızlıklarla örülü bu hikayenin soğuk, buz gibi soğuk bir havada dua ile hafifleyecek suçluluk duygusu eşliğinde yaşanması gidilemeyen parklarda görülemeyen zürafaların ne kadar umrundaysa o ünlü kulenin altında cirit atan farenin de o kadar umrundayıi aslında. Bok yemenin fransızcası! Mevsim gereği kahverengi suları taşan nehirde sessizce sürüklenip, ıslanıp, parçalanıp, dibe giden ve hatta aslında büyük bir kısmı yok olan o sümüklü mendil parçasının başına gelenler tamamen benim suçum, herşey benim yüzümden oldu. Yağmur yağıyordu da kaybolan eldivenlerim için artık daha fazla üzülemeyecektim.

13.2.13

I should have insist


Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile döğmeyince kıt verdi
Benim sadık yarim kara topraktır


12.1.13

matador


Köpekbalığı dişine takılan böğürtlen gibiyim. Zavallı hayvan böğürtleni nerden buldu? Çıkmaz da şimdi o ordan kolay kolay. Zencefil kokusuna bürünmüş, uzun paçalarından kan akan zavallı ben, yeşil ve dalgalı bir denizde savrulan simit gibi yalpalayarak yürüyorum. Koltuk kaplamakla yükümlü ustaların elinden çıkmış makaslar saplı aynalı kapı halimden ne anlar? Merak içindeyim ama park yapılmaz işaretini geçemiyorum. Tüylenmiş sabrım yavaş yavaş kaybolan ejderaha ateşi gibi benden uzaklaşıyor, tahammülüm inci kadar narin. Kemiklerim mantarlar kadar kırılgan, sessizce sonraya dokunuyorum. Ruhuma giydirdiğim gömlek, aya bakarken korkularımı içine sakladığım güvercin sesleri kadar boğuk ve uğultulu. İç boğuntusu, üzümlerin bağ bozumu… Saçlarımı koklar mı acaba? Ölçer mi santim santim 34.421 metre olan aşkımı? İnek, turna, deniz.. Bunların hepsi hayal, hepsi birer lüks. Göğsümde taşıdığım Paris heyecanı, paçoz kıyafetlerle oturup çay içtiğim sandalyem ile farklı renklerde, kim inanır? Telefonun çalmasıyla hırkamın kıvrımları ile kurduğum iletişim koptu, sokaktan geçen şapkalı Finli ile göz göze geldik. Olacak olan 0.3 milisaniyelik bir acı sonrasında gelen kimsesiz gözyaşları ile bulanmış bir şehvet. Vanilya kokulu şehvet yüz yüze yaşanır. Bankada 3 sene saklanıp da artık pırasa sapı kadar değeri olan duygular, canavarlaşıp kükrese ne olur sanki? Derin ve manalı bir uyku içinde denklemi çözmeye çalışmak, kedinin kare kökünü almak, önemli yerleri fosforlu kalemle çizmek… Ne olacaktı sanki, kalp bu kırılıyor işte.  

13.12.12

kalpteki

kahvenin önünden şöyle salınıp geçerken
hayat duruldu sanki zamana değmeden
bulaşır neşesi,konuşup söylerken
dağılırdı gam keder insanın kalbinde

mahallenin sevgilisi
kadeh gibi çınlar sesi
yaz kış acık penceresi
ah, Sabahat abla
patiskadan perdeleri
rüzgar taşır etekleri
saksıları çiçekleri
ah, kokuyor hala

camlarına vururken batan güneşin rengi
radyoda incesaz söyler kalptekini
ne ruhun esrarı ne aşkın kudreti
herkes öder gün gelir hayırına düşeni

mahallenin afliisi
siyah meşinden ceketi
yara gibi gülümserdi
ah, Eşref abi

rakıyı susuz içerdi
sabahat ablayı sevdi
ortalığı duman etti
ah, Eşref abi

ikiside sahipsizdi kimse bilmez neden bitti

kavuşmadan kaderleri bu şarkı bitti...

12.12.12

Efsaneperdaz

İhtiyarlar şöyle der: "Neden bir tane! On tane alın!"

Bir gün biz de ihtiyarlayacağız Çetin. Zembereğimiz boşalacak. İçimizde bakılacak, araştırılacak bir şey kalmayacak. Biz sadece biz olacağız, "ümitsizce kendimiz" olacağız. Hastane binalarına hayranlıkla bakacağız: "Buranın kardiyoloji servisi iyiymiş diyorlar." İlaçlarımızı plastik bir margarin kutusuna koyup yanımızda taşıyacağız. Şehirde yapamayacağız artık Çetin, binalardan ve otomobillerden usanacağız. Ankara'dan ayrılacağız. Şehrimizden... Herşeyi satıp savıp deniz kıyısında bahçeli bir eve yerleşeceğiz. Bütün paralı şehirlilerin, sürükleyip getirdikleri maddi güvencelerle birlikte döküldükleri bu hayal-denize, ne yazık ki biz de döküleceğiz. Ağaçlarla ilgileneceğiz, bitkilerle ve onlara iyi gelecek şeylerle: Işıklarıyla, su gereksinmeleriyle ve böcek ilaçlarıyla... Dış dünyanın bilgisiyle meşgul olacağız. Ağaçlara, çiçeklere, kuşlara, balıklara isimleriyle sesleneceğiz. Şehirde, doğanın bizi yalnızca bir ceset olarak kabul edeceğini düşünürken, orada, deniz kıyısında doğaya aitmiş gibi hissedeceğiz kendimizi. Çıplaklığımızı seveceğiz. En önemli sistemlerin sindirim ve boşaltım sistemleri olduğu konusunda coşkulu bir biçimde hemfikir olacağız ve pekliğe iyi geldiğini bildiğimiz otları kurusun diye ters çevirip savyanın tavanına asacağız.

Sen sormadan  söyleyeyim, balık da tutacağız Çetin. Küçük bir motorla sabahları pata pata pata balığa çıkacağız. Tatile gelen genç, hevesli oltacıların "Burada ne balığı çıkar?" sorusuna, birbirimize bakıp, "Say, aklına gelen bütün balıkları say, hepsi çıkar!" diye yanıt vereceğiz.

Kışları, kıyı tenhalaştığında, sandalyelerimizi ılgınların altına koyup denizi seyredeceğiz. Geçmişten konuşacağız. Bütün yaşadıklarımızı bıkmadan, usanmadan ve artık utanmadan hatırlayacağız. Deniz azacak burnumuzun dibine kadar gelecek. Hırkalarımıza iyice sarınacağız. Bedenlerimiz, olan biteni kabullenmemize olanak tanıyacak bir hızla çevikliğini, gücünü, dayanıklılığını yitirmiş olacak.

Hayatı, büyük çaresizliğimizi, nihayet anladığımızı düşüneceğiz. İçimizde bilmediğimiz bir şeylere isyan etme isteği doğacak.

Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek.

Bir gün başlarımızda şapkalarımızla bahçede çalışırken, genç bir kadın duvarın ardından çekinerek seslenip, tek bir kökten mor, kırmızı, siyah ve sarı biberler veren süs biberlerinden bir tane koparıp koparamayacağını soracak. Sen ya da ben (Ne farkeder!) şapkamızı çıkaracağız, başımızı kaşıyacağız ve yumuşak, kur yapar bir edayla, "Neden bir tane! On tane alın!" diyeceğiz.

25.5.12

Ah!

tuti-i mu’cize-guyem ne desem laf değil
çerh ile söyleşemem ayinesi saf değil

ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana
ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil

yine endişe bilür kadr-i dür-i güfarım
rüzgar ise deni dehr ise sarraf değil

girdi miftah-i der-igenc-i maani elime
aleme bezl-i güher eylesem itlaf değil

levh-i mahfuz-i sühandir dil-i pak-i nef’i

tab’-i yaran gibi dükkançe-i sahhaf değil

oturup içeceksin!

Bırakamam seni ben
Yanımdan gidemezsin
Seviyorsan benimle
Oturup içeceksin

Uzaklarda aramam çünkü sen içimdesin
Taht kurmuşsun kalbime en güzel yerimdesin

Her an seni canımda ruhumda duyuyorum
Aşkınla sarhoşum ben çılgınca seviyorum

Artık anmak istemem
Ayrılığın adını
Seninle alabildim
Mutluluğun tadını

Ayrılığın yükünü kaldırıp taşıyamam

Dünyaları verseler ben sensiz yaşayamam

3.2.12

3 de yetmez 5 tane

Half a bee, philosophically,
Must, ipso facto, half not be.
But half the bee has got to be
Vis-à-vis, its entity. D'you see?

But can a bee be said to be
Or not to be an entire bee
When half the bee is not a bee
Due to some ancient injury?

La dee dee, one two three,
Eric the half a bee.
A B C D E F G,
Eric the half a bee.

Is this wretched demi-bee,
Half-asleep upon my knee,
Some freak from a menagerie?
No! It's Eric the half a bee!

Fiddle de dum, Fiddle de dee,
Eric the half a bee.
Ho ho ho, tee hee hee,
Eric the half a bee.

I love this hive, employee-ee,
Bisected accidentally,
One summer afternoon by me,
I love him carnally.

He loves him carnally,
Semi-carnally.
The end.

Cyril Connelly?
No; semi-carnally!
Oh.

Cyril Connelly. 

2.2.12

eğer sen yoksan kafam olmasın

Ben insan değil miyim?
Ben kulun değil miyim?
Tanrım, dünyaya beni sen attın
Çile çektirdin, derman arattın.

Madem unutacaktın, beni neden yarattın?
Ben de mutlu olmak istemez miydim,
Şu yalancı dünyada?

Yüce adalet böyle olur mu?
Tanrı kulunu hiç unutur mu?
Ben de gülmek isterim.
Ben de sevmek isterim.
Beni sen kullarına oyuncak mı yarattın?

Az

Ne doğan güne hükmüm geçer,
Ne halden anlayan bulunur;
Ah aklımdan ölümüm geçer;
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur.

25.1.12

"Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku." dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi.

"Sen o elmayı geri ver, " diyecekti aynı zat, "çürüteceksin. "

Bu söz beni elmas uçlardan beter çizebilirdi. Gölgeler arasında gölgeler görebilirdim. Bir sansar otları hışırdatırdı. Annem bana gerçekleri kabul etmesini, hayat ise onlardan kaçmasını öğretmiş olabilirdi. "Al bu elmayı Nezahat" diyebilirdim, "sende bu ad oldukça istersen sıfır numara kel, istersen at kuyruklu olurum. İnce bıyıklı tek dişi altın olurum. Meftun olurum, meczup olurum. Uzaklara bakarım, çıtımı çıkarmam. Nasıl söyleyeceğimi bilmem susarım. Susmak üzerine konuşmak gerekse, beni çağırırlar, oturur susarım. Dolmabahçe saat kulesiyle, Çırağan Sarayı ile konuşurum. Duvarlara yazılar yazarım gizli gizli: 'Albayım beni Nezahat ile evlendir.' Sülüs yazarım, kûfi yazarım, Latin yazarım. Gotik yazamam. Yağ satarım, bal satarım, ustamı öldürür ben satarım. Yemeden içmeden kesilir, alık olurum. Adımı sorsan duymaz olurum. Kötü olurum, iyi olmam Nezahat. Ya bu adı değiştir ya da al bu elmayı. Bende sevdiklerince terk edilme endişesi, kafayı yemeye meyyal haller var. Al bu elmayı Nezahat. Yüzünde göz izi var."

30.11.11

â

Temâgisin, Begedânin, Yesevâdin, Vegdasin, Nevfena, Gadisin...

17.11.11

just wait till the ju ju man comes for you

Heute back ich, morgen brau ich,
Übermorgen hol ich mir der Königin ihr Kind;
Ach, wie gut, dass niemand weiß,
dass ich Rumpelstilzchen heiß

28.6.11

Keep your head!

One pill makes you larger
And one pill makes you small
And the ones that mother gives you
Don't do anything at all
Go ask Alice
When she's ten feet tall

And if you go chasing rabbits
And you know you're going to fall
Tell 'em a hookah smoking caterpillar
Has given you the call
Call Alice
When she was just small

When men on the chessboard
Get up and tell you where to go
And you've just had some kind of mushroom
And your mind is moving slow
Go ask Alice
I think she'll know

When logic and proportion
Have fallen sloppy dead
And the White Knight is talking backwards
And the Red Queen's "off with her head!"
Remember what the dormouse said;
"Keep your head""

8.3.11

He shall rise

Below the thunders of the upper deep,
Far, far beneath in the abysmal sea,
His ancient, dreamless, uninvaded sleep
The Kraken sleepeth: faintest sunlights flee
About his shadowy sides; above him swell
Huge sponges of millennial growth and height;
And far away into the sickly light,
From many a wondrous grot and secret cell
Unnumber'd and enormous polypi
Winnow with giant arms the slumbering green.
There hath he lain for ages, and will lie
Battening upon huge sea-worms in his sleep,
Until the latter fire shall heat the deep;
Then once by man and angels to be seen,
In roaring he shall rise and on the surface die.

8.6.10

Plateau de Millevaches

aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.

iyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
-çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.

2.6.10

am i here?

... I had a dream last night, and in my dream, you needed a leg, and everyone in the world was trying to give you their leg, but I really wanted you to have mine. And in my dream, you picked my leg, and it made me so happy. And it was the best dream in the history of dreams...

19.4.10

Frabjous

akşamözdü, yavışkan burguleler
döndeleyip cermelerken günsatba
uyudüşmüş kalmışlardı karpüsler
yemizler derseniz ak-ök begirba.

ejdercenkten sakınasın ey oğul,
keskindir dişleri, pençesi yaman.
cub cub kuşu görürsen işin duman
hele gaddar yakvakvaktan kaç kurtul!

aldı gümüş kılıcını eline
uzun süre korularda dolaştı.
dinlendi altında tumtum dalının
herkesten çok buna kendisi şaştı.

böyle üzgün süzgün düşünedursun
alev saçan gözleriyle ejdercenk
çıkageldi neşil norman içinden
gark diyerek atladı binbir hendenk.

sağsol, solsağ, fışt pışt, şak şuk, bir iki
gümüş kılıç biçti, kesti, doğradı
gebertti düşmanı, sonra bizimki
beş nala nayrıldı neşil normandan.

ejdercenki öldürdün ha, ey oğul?
alnından öpeyim sevgili dumrul!
ey kutlu gün, şaşa maşa, çok yaşa!
ben gideyim, geçtin artık sen başa.

akşamözdü, yavışkan burguleler
döndeleyip cermelerken günsatba
uyudüşmüş kalmışlardı karpüsler
yemizler derseniz ak-ök begirba

19.3.10

Greed

I've seen it all, I have seen the trees,
(I've seen the willow leaves dancing in the breeze)
I've seen a man killed by his best friend,
And lives that were over before they were spent.

I've seen what I was - I know what I'll be
I've seen it all - there is no more to see

You haven't seen elephants, kings or Peru!
(I'm happy to say I had better to do)
What about China? Have you seen the Great Wall?
(All walls are great, if the roof doesn't fall)

And the man you will marry?
The home you will share?
(To be honest, I really don't care...)

You've never been to Niagara Falls?
(I have seen water, its water, that's all...)
The Eiffel Tower, the Empire State?
(My pulse was as high on my very first date)
Your grandson's hand as he plays with your hair?
(To be honest, I really don't care...)

I've seen it all, I've seen the dark
I've seen the brightness in one little spark.
I've seen what I chose and I've seen what I need,
And that is enough, to want more would be greed.
I've seen what I was and I know what I'll be
I've seen it all - there is no more to see

You've seen it all and all you have seen
You can always review on your own little screen
The light and the dark, the big and the small
Just keep in mind - you need no more at all
You've seen what you were and know what you'll be
You've seen it all - there is no more to see

3.3.10

Well the pleasure, the privilege is mine

Take me out tonight
Take me anywhere, I don't care
I don't care, I don't care
And in the darkened underpass
I thought Oh God, my chance has come at last
But then a strange fear gripped me
And I just couldn't ask

There is a light that never goes out

25.2.10

Ground Control to Major Tom

Çin yemeği yiyen Japonlar! Görülmüş şey değil! Havadaki fıstık yeşili ve öfkeli renk insanlığın tüm değerlerini oraya yerleştiği günden beri sistematik bir biçimde alaşağı etti. 8. Dünya Savaşı'ndan beri bu böyle. Gökyüzü artık fıstık yeşili. Evrimleşmeye bıraktığımız yerden devam etmek zorunda kaldık. Bunları düşünürken "Çay koy!" diye bağırdı. Düşüncelere dalmadan önce kaplanlarla ilgili izleye durduğum belgeselden kafamı kaldırırken elimde olmadan bıyıklar hakkında düşünüyordum. Bundan 2 sene önce, savaş daha bitmemişti, tramvaya bindiğimde oturması için yer verdiğim Kont L. teşekkür olarak bana kısa bir geleceği görme seansı önermişti. Elbette demek için ağzımı açıp, göz kapaklarımı birbirlerine değdirdiğim an kendimi çocukken okuduğum bir kitaptaki perili köşkte bulmuştum. Tüm odayı kaplayan yemek masasının üzerine yıkanmayı bekleyen kahve fincanları, şöminede ise boş bira kutuları yığılmıştı. Toz pembe perdelerin köşkün adını zedelediğini düşünmeden edemediğimi hatırlıyorum. Köşk perdesi dediğin ya kırmız ya siyah, bilemedin lacivert olur. Üst kata çıktığımda binlerce beyaz, ince, uzun kurdun küveti doldurduğu banyonun önünden geçmek zorunda kalmıştım. Hindistan'dan buraya bunun için gelmiş olamazdım. Bu sürreal geleceği görme seansında karşıma çıkan semboller, dünya haritası üzerine yerleştirilmiş "dünya" etiketinden de manasız geliyordu o zamanlar. Elimdeki dondurma erimemiş olsaydı elimde bir dondurma olduğunun farkına bile varamayabilirdim. Vişne rengi buzdan dondurma erirken ellerimi yapış yapış yapmak zorunda kalmıştı. Neon ışıklarla içine girmem gerektiği itinayla belli edilen odaya doğru ilerlemiştim. Yürürken şans eseri ayaklarıma baktığımda ayaklarımın olması gereken yerde gördüğüm toynaklar! Aklım başımdan gitmişti. Korkuyla gözlerimi açmıştım. Kont'a odaya giremediğimi söylemeliydim. Seasın en önemli yerinde uyanmıştım ve tabiki Kont'tan eser yoktu. Eve vardığımda platform topuklu çizmelerimden kurtulup, bir an önce kekik kokulu battaniyemin altına girmekten başka bir şey düşünemiyordum. Şimdi burnuma gelen o kekik kokusu betonarme yapılar arasında şıkışmış, yeşilden uzak kutu evimden beni alıp deniz minaresinden yaptığım eski evime götürdü. O seansta gördüğüm herşey gerçek olmuştu. O zaman inanmamakla ve unutmakla ne kadar büyük aptallık etmişim. Elma yemenin bile yasaklandığı bu günlerde çocukken izlediğim ağlak filmlerdeki figüranlardan da beter hissediyorum kendimi. Gözyaşlarım üzüm tanesi büyüklüğünde ağlıyorum artık ağladığımda, başım da ağrımıyor. Ailemin mumyalanmış cesetleri duvardaki kovuklarında yeniden dirilecekleri günü bekliyor sabırla. Otomatik pilottan başka seçeneği olmayan insanlığın yaşamında traktör sürülen günlerdeki acılardan eser yok şimdi. Mavi gökyüzü altında yapılan modern sanatın acıdan beslenen damarı "çıngıraklı fare" oyunundaki gibi kesildi. Bal ve kavanoz birbirinden ayrı artık. Oysa biz o gün bir salyangoz zerafetiyle birbirimize sarılıp, uzunca bir süre öyle kalakalmıştık.

18.2.10

I'm here

Ahşap bir bina... Sanırım binanın üst katlarından alt katlarına inmeye çalışıyorum ama zaman zaman bulunduğum yüksekliği anlamak olanaksız. Bazen alt kattayken kendimi aşağı inerek üst kata çıkmış buluyorum bazen de tam tersi. Her kapıda kapıyı açmaya yarayan ayrı bir mekanizma var. İki kişi olarak ulaşmamız gereken yere doğru ilerliyoruz. Etrafta başka yerlere ulaşmaya çalışan insanlar da var, bazen kapılarda karşılaşıyoruz. Kapıların mekanizmalarını çözme görevi bende. Kapılar daha doğrusu kapı olduğunu varsaydığımız duvarlar bazen enine bazen boyuna açılıyor, bazen de bambaşka bir mekanizmayı çalıştırarak odanın ters köşesinde açılıyor. Mekanizmalar genelde çarklar ve iplerden oluşuyor. İpler yağlı ve kirli, çarklar yer yer dökülmüş olsa da genellikle göz alıcı bir mavi ile boyalı.
Sonunda en alt kattayız ve bahçeye çıkacağız. Bizden önce kapıyı açıp dışarı çıkan gruptan görebildiğimiz kadarıyla bahçede bir parti var. Kapıya geldiğimizde düzeneği açmakta zorlanıyorum, kısa bir süre için de olsa azıcık aralayabiliyorum. O ince uzun aralıktan görebildiğim yüksek beyaz duvarlar ile çevrili bir avlu. Bir sürü çarkı ve ipi ilginç şekillerde birleştirdikten sonra tahmin ettiğimin tam tersi yönde açılan kapıdan bahçeye çıkıyoruz. Avluda tahta ve dev bir ahşap tekerleği masa olarak kullanan bir grup insan var, kimisini tanıyoruz. Hatta bir tanesi bizi partiye davet edenlerden. Esas bahçeye doğru devam ediyoruz. Hava güneşli ama yüksek beyaz duvarlardan dolayı avlu gölge ve serin. Büyük bahçede yerler, ağaç dallarından geçen ışık hüzmelerinin aydınlattığı çimenlerle kaplı, köşede bir havuz var. Havuza doğru ilerliyoruz. Arkadaşıma beni havuza itmesi için yalvarıyorum zira bir şekilde kıyafetlerle o havuza girmenin başka yolu yokmuş gibi geliyor. Ya yanlışlıkla düşmüş gibi yapmam lazım ya da birinin beni itmesi... Havuzun suyu sıcak ama asla ısıtılmış gibi değil. İçinde çiftler yüzüyor. Suyun yüzeyinde kıyafetleri ile sırt üstü, gökyüzüne baka baka çift halinde, yüzmek de denmez de sakin sakin su üzerinde salınıyorlar. Eleleler. Bu duruma biraz sinirleniyorum. Uzun süre sanki havuza girmeye direniyormuş gibi numara yapıyorum. En sonunda beni havuza atmaya çalışan arkadaşım muhabbetinden çok sıkıldığım bir çocuğu yanımıza çağırmakla beni tehdit ediyor. Hatta çağırıyor. Daha fazla direnmiyorum, hatta kendi kendime atlıyorum.

Havuzda dipteyim ve herşey muhteşem görünüyor. Nefesim sanki hiç bitmeyecekmiş gibi, hatta sanki su altında nefes alabiliyorum. Dipten; uzun saçların, gömleklerin su yüzeyinde dalgalandığı, çiftlerin salınımlarının ve su yüzeyine çarpan güneş ışıkların oluşturduğu mavimtrak manazarayı hayran hayran seyrediyorum. Uzun süre dipte dolanıyorum. Kendi saçlarımın su altında dalgalanmasını seyrediyorum. Üzerimde mavi beyaz kırmızı kareli bir gömlek var. Sonra bir köşeden su yüzeyine çıkıyorum ve arkadaşlarımı o köşede muhabbet ederken buluyorum. Konuşmaya katılıyorum. Havuzun köşesinde, hemen önümde duran lacivert, beyaza yakın sarı-yeşil minik ahtapot dikkatimi çekiyor. Havuzun suyu yavaş yavaş boşalırken ahtapot büyüyor. Sekizden fazla bacağı var ve çok inceler. Dokunuyorum. O da bana dokunuyor. Bacakların nazik ve zarif hareketlerini hipnotize olmuşçasına hayran hayran seyre dalıyorum.

14.2.10

Misery is butterfly

I was happy in the haze of a drunken hour
But heaven knows I'm miserable now
I was looking for a job, and then I found a job
And heaven knows I'm miserable now
In my life
Why do I give valuable time
To people who don't care if I live or die ?
Two lovers entwined pass me by
And heaven knows I'm miserable now
What she asked of me at the end of the day
Caligula would have blushed
"You've been in the house too long" she said
And I (naturally) fled
In my life
Why do I smile
At people who I'd much rather kick in the eye ?

12.2.10

Hancı!

Enses requirimus saevos nos,
nos ferrei reges servi fati,
morta ex terra mortiferra tela
in hostes bello ad moventes.
Equos frenamus furentes
Capi ta superba quatientes
mortem hostibus et luctem date
acrem di manes sternadis.
Ave Nevis, ave ferrum,
Ave tela, ave cruor
Ave pugna, ave moritur.
Skylon!

7.2.10

beklenti, hüküm, endişe

Zencefil turşusu ile beslenen kuzuyu 9 parçaya ayırarak küflenmeye bırakırsak ne olur? Tırnaklarımı şöminenin duvarına geçirerek uydurduğum bir çeşit mors alfebesi, ulvi olan ile kaderimi yakınlaştırıyor. Yalnız, çıkan sesler balıklarımı öldürdü. Akvaryumda şimdi sadece kof cevizler ve parçalanmış bir koltuk yüzüyor. Aslan, derenin karşı kıyısında ölen eşi için ağıt yakıyor. Sadece güneş batarken görünür olan kızıllık, aslan için bir kamufulaj. Merdivenin tepesinde duran ve bozulmamak için kapağı açık duran dolap kapağı ise kanatlarındaki beyazların parlayarak göz kamaştırdığı, süzme bir çığlıkla savaşa giden kocaman baykuşun arkasından kapandı. Kırmızı ile boyanan dudaklar badem dolu çekmeceyi açmayı başardığında şapkalardan fırlayan psikiyatrik ilaçlar ortalığı sakinleştirmek için çalışmaya başladılar. Saçlarım gıcırdayarak uzarken taksi ile bana layık olabilecek bir çam ağacı arayışı içindeydim, akabinde taksiden inerek çamlara doğru koşmaya başladım. Bir paketle beraber elime aynı anda ulaşan telgraftan, daireler çizen mandalina salyangozlarının dünya üzerindeki tüm balık pullarını ele geçirdiklerini öğrendim. Elimde olmayan nedenlerle tepsi içinde bana sunulan mısır tarlaları rüyamda bir galaksi dolusu karpuza dönüştü. Çaydanlık, üç sene önce göçebelerin siyah bulutlar altında kurdukları kamp alanında demledikleri çay ile dolu hala. Su ısıttığım telefon, paten kayan denizanlarının dev bacaklarına dolanmış olmalı. Alkış sesleri arasında eksilerle artılar durmadan birbirini götürüyor. Platin bir sarı yüzünden daralan görüş alanında sevişen lemurların, yarıkürenin tamamlayıcısı olan kafatası ile beraber verdikleri ilanda; herşeyin yakılacağı ve geriye kalan gri küllerle kesif kokunun danslarından çıkan zekanın parıltıları ile kör olunacağı detaylarıyla açıklanıyordu.

21.1.10

on/off

Gece her zamanki gibi üstüme üstüme geliyor. Az sonra yatıp uyumam gerekecek, nefret ediyorum. Aklıma yine kim bilir ne zaman duyduğum hikayeler, kendi kendime uydurduğum sahneler, başkalarının kabusları geliyor. Kendime acilen bir meşgale bulmam lazım yoksa yine uykusuz bir gece var önümde. Kitap okuyamam, seslere dikkat kesilir, okuduğumdan anlamam. Okuduğumdan anlamam halinde ise karanlık korkumu besleyecek yeni sahneler uydururum. Televizyon izleyemem; ya bir anda kapanırsa, elektrikler kesilirse, ya da bir gölge görürsem ekranda...Bilge'nin gelmesine daha çok var, çoğu gece onun kapıyı açtığını duymadan uykuya dalamıyorum. Bu da genellikle sabah oluyor. Garip ya da duymaktan korktuğum seslerden birini duyma olasılığına karşı radyoyu açıp Bilge'nin gelince kapatması için hol girişine koyuyorum. Arka planda kısık sesli bir müzik olsun yeter ama cızırtıya tahammülüm yok. O cızırtılar bir anda anlaşılabilir sözcüklere dönerse diye korkuyorum. Holün ışığını yanık bırakıp diğer ışıkları teker teker kapatarak odama doğru ilerliyorum. Banyoda olmaktan pek hoşlanmadığım için aynaya bakmadan hızla dişlerimi fırçalıyorum. Aklıma kanlı banyo hikayeleri geliyor. Dikkatimi fırçaladığım dişlere verip bir şarkı mırıldanarak aklıma gelen görüntüleri kovalamaya çalışıyorum. Ve yatağa girme ritüeli... Odanın ışığını kapatıp hızlıca gece lambasını açıyorum. Düşünmeye fazla vakit bırakmadan yatağa giriyorum. Tavana bakamıyorum, cama bakamıyorum, gözlerimi bir kaç saniyeden fazla kapalı tutamıyorum.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Kapı tıkırdıyor. Herhalde Bilge geldi. Sonunda uyuyabileceğim. Ama bir terslik var sanki. Her zamanki yerinde olan radyoya ayağı çarptı, radyo devrildi. O kocaman anahtarlığın sesini de duymadım. Bu başka biri olmalı, hırsız? Adımlarını duyuyorum. Odaya yaklaşıyor. Gözlerim açık, etraf karanlık ama pencereden gelen ışıkla odayı net bir şekilde görüyorum. Ama benim gece lambam açık değil miydi?

Uyandım. Yatakta doğruldum. "Yine kabus. Yine kabus." diye söylene söylene odaya bakıyorum; herşey yerli yerinde. Bilge daha gelmemiş... Kapı tıkırdıyor. İçeri birisi giriyor, pür dikkat dinliyorum. Radyo devrilmedi ama yine anahtarlık sesi yok... Odaya yaklaşıyor. Yattığım yerde dondum kaldım. Kıpırdayamıyorum. Ama ben yatakta doğrulmuştum?

Kabus devam ediyor demek ki. Bunları düşünebildiğime göre de karabasandayım ama ses nerde? O an karabasanın sesini duyuyorum, o tiz perdeden sinyal sesi... Ayaklarımı oynatmaya çalışıyorum, olmuyor. Sanki kıpırdayabiliyorum, ama o zaman neden uyanamıyorum? Gözlerimi aralayabildiğim o nadir anlarda odayı görebiliyorum. Karanlık. Ama karabasandaysam gözlerimi aralayamam, demek kabus da devam ediyor. Adam odamda, ben kıpırdayamıyorum. Sesim çıkmıyor. Adam yanıma yaklaşırken el parmalarımdan birini hafifçe kıpırdatmayı başarıp yataktan fırlıyorum. Adam yok, oda normal, kabim yerinden çıkacak.

Ve kapı tıkırdıyor, radyo devrilmiyor, anahtar şıkırtısı geliyor. İçim rahat. Ama benim yatağım burda mıydı? Kafamı çevirince direk koridoru görüyorum, koridor karanlık. Bir gölge var orda ve Bilge'nin değil. Ayağa kalkıp odanın kapısını kapatmak üzere hamle yapıyorum. O sırada gölge de hızla kapıya doğru hamle yapıyor ama radyonun kordonuna takılıp yere kapaklanıyor.

Ve uyanıyorum. Ufak bir çığlık çıkıyor ağzımdan. Herşey normal gibi. Bir oh çekip yeniden yatağa yatıryorum ve karabasan sesi. Karabasana girmeden çıkmaya çalışıyorum, bilen bilir dünyanın en zor ve güç gerektiren işidir. Çıkamıyorum. Aklımdan yine milyonlarca hikaye geçiyor; kanlı, canavarlı, tekinsiz, yeşilli, uğursuz... Kalbim yerinden fırlayacak. Sanırım bu sefer öleceğim. Çıkamıyorum. Uğraşıyorum, uğraşıyorum... Ellerim, ayaklarım taş kesilmiş; vücudum yatağa yapışmış, başım sanki görmem gerekenler varmış gibi duvar olmayan tarafa dönük, gözlerim hafif aralık. Kıpırdayamıyorum.

Ve bir anda çıkıyorum. Bu sefer avazım çıktığı kadar bağırdım. Daha doğrusu bağırdığımı sandım ama sesim pek çıkmadı. Herşey yine normal, yüzüm kapıya dönük bir ses gelmesini bekliyorum. Radyoda çalan şarkıyı duyuyorum. Ses gelmiyor. Yüzümü önüme döndüğümde onunla karşılaşıyorum. Masamın ucunda oturan birisi var. Yüzü tanıdık, hiç korkmayacağım birisinin yüzü. Ama üzerinde siyah bir pelerin var. Pelerinin kırmızı astarından yüzüne bir ışık yansıyor. Hiç tekin değil.
-Alper sen misin?
Ses yok.
-Ne işin var burda?
Gözlerini dikmiş bana bakıyor. O soruları sorabildiğimden bile emin değilim artık. Cevap vermesine zaten gerek yok. Suratına bakıyorum. Odaya kaçamak bakışlarla göz gezdiriyorum; herşey normal, herşey gerçek. Aklıma klasik ışık kapatıp açma numarası geliyor; hani rüyadaysan ışıkları açıp kapatamazmışsın ya... Elimi lambaya atıyorum, ışığı kapatıp açıyorum. Kapatıp açıyorum. Alper ya da her kimse o hala orda.
-Her şey bitti mi sanmıştın? diyor ya da dediğini zannediyorum. Dudaklarının kıpırdadığını görmedim. Kalın, derin bir ses.

Panik halinde ışığı kapatıp açamaya devam ediyorum ve farkediyorum ki açı yanlış. Kendimi görüyorum. Onun durduğu yerden bakınca görmem gereken açı ile kendimi görüyorum. Lamba benim lambam değil. Lambam öyle açılıp kapanmıyor.

Ve uyanıyorum.

Uzun süre bu sefer ne olacak diye bekledim. Duvara yumruk attım, canım acıdı ama yine de emin olamadım. Ayağa kalktım, salona giderken ışıkları tek tek yaktım. Radyoda hala saçma sapan bir şeyler çalıyordu. Cızırtı duymayı kaldıramayacaktım, kapattım. Televizyonu açtım.

4.1.10

Patlamış mısır

Sözüm meclisten dışarı dostlar
Bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum
Hani dilim dilim doğrasalar beni
Marmara, Ege, Karadeniz ve hatta Akdeniz cacık olur diyorum.

2.1.10

ON CATS:

Having a bunch of cats around is good. If you're feeling bad, you just look at the cats, you'll feel better, because they know that everything is, just as it is. There's nothing to get excited about. They just know. They're saviors. The more cats you have, the longer you live. If you have a hundred cats, you'll live ten times longer than if you have ten. Someday this will be discovered, and people will have a thousand cats and live forever. It's truly ridiculous.

18.12.09

10 green bottles standing on the wall, but if 2 green bottles should accidentally fall




According to the Pastafarian gospel, Mosey the Pirate captain received some advice from the Flying Spaghetti Monster in the form of ten stone tablets. These were called the "I'd Really Rather You Didn'ts" by the FSM, the "Commandments" by Mosey, and the "Condiments" by his Pirate gang. While there were originally ten "I'd Really Rather You Didn'ts", two were dropped on the way back down the mountain, with eight remaining.


1. I'd Really Rather You Didn't Act Like a Sanctimonious Holier-Than-Thou Ass When Describing My Noodly Goodness. If Some People Don't Believe In Me, That's Okay. Really, I'm Not That Vain. Besides, This Isn't About Them So Don't Change The Subject.

2. I'd Really Rather You Didn't Use My Existence As A Means To Oppress, Subjugate, Punish, Eviscerate, And/Or, You Know, Be Mean To Others. I Don't Require Sacrifices, And Purity Is For Drinking Water, Not People.

3. I'd Really Rather You Didn't Judge People For The Way They Look, Or How They Dress, Or The Way They Talk, Or, Well, Just Play Nice, Okay? Oh, And Get This In Your Thick Heads: Woman = Person. Man = Person. Samey = Samey. One Is Not Better Than The Other, Unless We're Talking About Fashion And I'm Sorry, But I Gave That To Women And Some Guys Who Know The Difference Between Teal and Fuchsia.

4. I'd Really Rather You Didn't Indulge In Conduct That Offends Yourself, Or Your Willing, Consenting Partner Of Legal Age AND Mental Maturity. As For Anyone Who Might Object, I Think The Expression Is Go F*** Yourself, Unless They Find That Offensive In Which Case They Can Turn Off the TV For Once And Go For A Walk For A Change.

5. I'd Really Rather You Didn't Challenge The Bigoted, Misogynist, Hateful Ideas Of Others On An Empty Stomach. Eat, Then Go After The B******.

6. I'd Really Rather You Didn't Build Multimillion-Dollar Churches/Temples/Mosques/Shrines To My Noodly Goodness When The Money Could Be Better Spent (Take Your Pick):

1. Ending Poverty
2. Curing Diseases
3. Living In Peace, Loving With Passion, And Lowering The Cost Of Cable
I Might be a Complex-Carbohydrate Omniscient Being, But I Enjoy The Simple Things In Life. I Ought To Know. I AM the Creator.


7. I'd Really Rather You Didn't Go Around Telling People I Talk To You. You're Not That Interesting. Get Over Yourself. And I Told You To Love Your Fellow Man, Can't You Take A Hint?

8. I'd Really Rather You Didn't Do Unto Others As You Would Have Them Do Unto You If You Are Into, Um, Stuff That Uses A Lot Of Leather/Lubricant/Las Vegas. If The Other Person Is Into It, However (Pursuant To #4), Then Have At It, Take Pictures, And For The Love Of Mike, Wear a CONDOM! Honestly, It's A Piece Of Rubber. If I Didn't Want It To Feel Good When You Did IT I Would Have Added Spikes, Or Something.

16.12.09

Kavanozun kapağı açık kalmış

Hep adını yazdım şarkılarıma,
sevgilim suçunu herkes bilecek.
Bana ettiklerini herkes duyacak,
seni Tanrı bile affetmeyecek.

Alıştım artık ben sensizliğine,
zararı yok alıştım ben hasretine.
Seni yakacaklar benim yerime,
seni Allah bile affetmeyecek.

Ah edip başını duvarlara vur,
kahrol bir köşede boş hayaller kur.
Kalpsizlerin sonu hep böyle olur,
seni Tanrı bile affetmeyecek.

13.12.09

hayvanlar alemi

animals are divided into:

(a) those that belong to the emperor;
(b) embalmed ones;
(c) those that are trained;
(d) suckling pigs;
(e) mermaids;
(f) fabulous ones;
(g) stray dogs;
(h) those that are included in this classification;
(i) those that tremble as if they were mad;
(j) innumerable ones;
(k) those drawn with a very fine camel's-hair brush;
(l) etcetera;
(m) those that have just broken the flower vase;
(n) those that at a distance resemble flies

1.12.09

a spectacular mushroom cloud in the sky

ラーイーヤー ラ ライヨラ 空に見事なキノコの雲
ラーイーヤー ラ ライヨラ 小道で餌をはむ小鳥の午後は

木漏れ日の芝に手を触れて キミと語ろう
ほらランチのベンチの上で 夢は花咲く
波の音を その胸に 憂鬱は沈めて
橋を明日に伸ばし 津波など案ずることなく

ラーイーヤ ラ ライヨラ あんなに見事な飛行機雲
ラーイーヤ ラ ライヨラ 人気の通りに人行く午後は

微笑みでしばし手を取れば キミと歩こう
ほら「万事に休す」の声も 風がかき消す

明日の日はかまわずに 行く先は任せて
胸に鍵を掛けて 雪崩など信じることなく

ラーイーヤ ラ ライヨラ 夢に見慣れた炎の雨
ラーイーヤ ラ ライヨラ オフィスの窓辺で目覚めた午後は

木漏れ日の芝に誘われて キミと出かけよう
ほらランチのベンチの上で 夢は花咲く

草に吹く風を聞き 憂鬱は投げ捨て
明日も晴れと信じ 夢見など案ずることなく

ラーイーヤ ラ ライヨラ 空に見事なキノコの雲
ラーイーヤ ラ ライヨラ 小道で餌をはむ小鳥の午後
ラーイーヤ ラ ライヨラ ランチのベンチで育てた夢
ラーイーヤ ラ ライヨラ 木漏れ日の日に生まれた午後よ

27.11.09

the creeps (you're giving me)

Clever liar, fooling us all, never thought I'd work it out
How could I have known it was ever about you boy?
Now there's nothing to say, there's no words
And we're not talking anyhow
You must have known I was never to doubt you boy

If it was so fine, it was so good, oh you're unbelievable
All this time I've been living without you boy, not your lying
It felt so good, the world don't know, now they'll never find out
How all these years she must've been beside you boy

Don't forget that I was the one that you found
And if I know you, you'll find me someplace new
I hope I never, I hope I never have to

We're a waste of time
And if I know you, learned long ago it's true
I hope I never, I hope I never have to

Go and explain, explain it again, boy that this all started
Found you lying in the arms of another girl, so stop your crying
Day after day, year after year, far too long it lasted
You must have thought I was nothing without you boy

And tonight, if we learn that the world's on fire
I guess I'll turn to you
I hope I never, I hope I never have to

I've failed to find, so hard to find
And I can't find a way for you and I to go on like this
I'm always learning things the hard, hard, hardest way.

'Cause I was the one that you found
And if I know you, you'll find me someplace new
I hope you never, I hope you never get to