11.4.08

under pressure


Statler: Hey, Waldorf, I was wondering if maybe you... [continues to move his lips]
Waldorf: Darn, I'd better get some new batteries for my hearing aid.
Statler: Ha ha ha! I fool him every time!
[Waldorf punches Statler in the jaw]
----
18 metreye kadar dalmak/ahtapot görmek için yalvarmak ama minik balıklar dışında birşey görememek/bir dalışda yanlış düğmeye basmak suretiyle şişip balon olup uçmak/bir ara buddy'mi kaybetmek/panik olmak/o ana kadar sorun yaşatmayan kulakların dönüşte uçağa binmeleri nedeniyle tıkanmaları/geçici bir süre sağır olmak/homur homur homurdanmak/kukla olsam ya Statler ya da Waldorf olmak...

26.3.08

Welcome to the Church of the Flying Spaghetti Monster

evet kıskanıyorum hatta kıskançlıktan çatlıyorum. kendimi en az haftada iki kere ne yazmış bakalım diye blog sitesini ziyaret ederken buluyorum. futbol ve bir takım mmmen ve wooomen terciherine katılmasam da başka ne yazmışsa hemfikirim. sık aralıklarla blog'unu update etmesine hayranım. Paldır küldür yazılarının hastasıyım. bunu da yazmadan geçemedim işte... özendim özendim..

http://vdgrl.blogspot.com/

bir diğer hayranlığım da sayın Şahika Uğurlu'ya karşıdır. Kendisine şahsen ve sanalına da ayrıca hayranım. ( az önce gelen "Kokoreç ve midye dolma almadım" haberi ile yıkıldım. dikkatim dağıldı. bundan sonra kuracağım cümlelerden sorumlu değilim.) Kabuslarının ve özenli detaylarının ve uzun yazılarının ve ilginç keşiflerinin hastasıyım.

http://rastsalyuruyus.blogspot.com/

aklım kokoreç ve midyede, mutsuzum. açım.

13.3.08

She is not so special so look what you have done boy!

Kurbağalarla geçtiğim iletişimde bana 4 rakamından duydukları rahatsızlığı belirttiler. 4 rakamının sayıyla ve yazıyla yaydığı titreşimden rahatsız olup ne zıplayabiliyor ne vıraklıyabiliyorlarmış. -bardağın üzerindeki kurbağanın yalancısıyım- Bana biraz zırvalıyorlarmış gibi geldi ama ses etmedim. Muzlarla olan konuşmamda ise gripten ve pırasalardan bahsettik. Ben de teneceredeki pırasaları yakalamakta güçlük çektiğimi belirttim onlar da bana "doğrama onları o zaman" dediler. Katliammış- pöh! "Lütfen tuzu uzatır mısın?" diye bir ses geldi. Ortalık kalem ve bardaktan geçilmiyor, sesin nerden geldiğini anlamadım. Vantilatörün sesi de öbür sesi bastırdı. Babil'de de hayat böyle mi geçiyordu acaba? Fatura kartları falan? İsa geçen gün telefonla aradı, dünyaya yeniden gelmiş, İskandinavya'daymış. Coğrafya cahili ben anlamadım bittabii -sualtındaki turuncu renk problemini çözmeye çalşıyormuş-muş. Afferim dedim İsa... Duvarıma astığım pizzalar bozuldu. Üzerlerinde peydahlanan canlılar evden kaçmaya çalışıyorlar ama pencereleri sıkı sıkı kapatıyorum. Geçen gün boruların arkasına saklanmış bir fil buldum. - Darwin benimle gurur duyuyor!- "Hamile fil yakinimdir" yazıyordu arkasında. Böbreklerimdeki ateş hücrelerime kadar nefret doluyum -Viva la nefridyum!- Karanlık odada balık tutmaya çalıştım, olmadı. Bantlarla meseleleri duvara yapıştırdım. Pizzaların yanına. Takvimde de 7 patolojik günü işaretledim, o günlerde şizofren olacağım. Hastalığımı renk skalası ile derecelendirmek gerekirse kırmızı tonlarda devam ediyor. Kalorifere bağladığım inek masanın üzerine çıkmış ordan bana bakıyor. Bu ineklerde saygı kalmadı. Işık kaynağının yarattığı kabarcıkların içinde kediler zıplıyor. Leğendeki su birikintisi torbadaki soğanlarla arkadaş olmuş, beni dışlıyorlar. İçerisi biraz sıcak oldu, yaktığım mumlar fazla gelmiş olmalı artı ben bu işten hiç hoşlanmadım.

28.2.08

Alo Galaksi Taksi araba yok

"Kaç yaşındasın Joe?" diye sordu, Joe kendi çıplak bedenini incelerken.
"Otuz dört."
O halde, diye düşündü Juliana, savaşta yer almış olmalı. Fiziksel bir sakatlık göremiyordu; aslına bakılırsa uzun bacakları, oldukça dinç bir bedeni vardı. Joe incelendiğini fark edince kaşlarını çattı ve arkasını döndü. "Bakamaz mıyım?" diye sordu Juliana, niye bakamayacağını anlamayarak. Birlikte geçirilen koca bir geceden sonra bu iffetlilik. "Biz böcek miyiz?" diye sordu. "Gün ışığında birbirimizi görmeye dayanamıyoruz- duvardaki çatlaklarda mı gizlenmeliyiz?"

17.1.08

From the corpses flowers grow

SCIMETAR, n. A curved sword of exceeding keenness, in the conduct of which certain Orientals attain a surprising proficiency, as the incident here related will serve to show. The account is translated from the Japanese by Shusi Itama, a famous writer of the thirteenth century.

When the great Gichi-Kuktai was Mikado he condemned to decapitation Jijiji Ri, a high officer of the Court. Soon after the hour appointed for performance of the rite what was his Majesty's surprise to see calmly approaching the throne the man who should have been at that time ten minutes dead!

"Seventeen hundred impossible dragons!" shouted the enraged monarch. "Did I not sentence you to stand in the market-place and have your head struck off by the public executioner at three o'clock? And is it not now 3:10?"

"Son of a thousand illustrious deities," answered the condemned minister, "all that you say is so true that the truth is a lie in comparison. But your heavenly Majesty's sunny and vitalizing wishes have been pestilently disregarded. With joy I ran and placed my unworthy body in the market-place. The executioner appeared with his bare scimetar, ostentatiously whirled it in air, and then, tapping me lightly upon the neck, strode away, pelted by the populace, with whom I was ever a favorite. I am come to pray for justice upon his own dishonorable and treasonous head."

"To what regiment of executioners does the black-boweled caitiff belong?" asked the Mikado.

"To the gallant Ninety-eight Hundred and Thirty-seventh -- I know the man. His name is Sakko-Samshi."

"Let him be brought before me," said the Mikado to an attendant, and a half-hour later the culprit stood in the Presence.

"Thou bastard son of a three-legged hunchback without thumbs!" roared the sovereign -- "why didst thou but lightly tap the neck that it should have been thy pleasure to sever?"

"Lord of Cranes of Cherry Blooms," replied the executioner, unmoved, "command him to blow his nose with his fingers."

Being commanded, Jijiji Ri laid hold of his nose and trumpeted like an elephant, all expecting to see the severed head flung violently from him. Nothing occurred: the performance prospered peacefully to the close, without incident.

All eyes were now turned on the executioner, who had grown as white as the snows on the summit of Fujiama. His legs trembled and his breath came in gasps of terror.

"Several kinds of spike-tailed brass lions!" he cried; "I am a ruined and disgraced swordsman! I struck the villain feebly because in flourishing the scimetar I had accidentally passed it through my own neck! Father of the Moon, I resign my office."

So saying, he gasped his top-knot, lifted off his head, and advancing to the throne laid it humbly at the Mikado's feet.

14.12.07

El Rey y Yo

Hubo una vez un gran Rey que tenía muchas tierras, un castillo y también un amor
Pero los caprichos de este amor con el tiempo sin castillo y sin perras lo dejó.

Hoy el Rey no puede ser feliz porque no tiene ni castillo ni amor
Hoy el Rey no puede ser feliz por que no tiene ya su amor.

Yo también contigo fui feliz mi amor y mi dinero te di y hoy pobre y solo lloro por ti

12.12.07

thy fearful symmetry

Tiger, tiger, burning bright
In the forests of the night,
What immortal hand or eye
Could frame thy fearful symmetry?

In what distant deeps or skies
Burnt the fire of thine eyes?
On what wings dare he aspire?
What the hand dare seize the fire?

And what shoulder and what art
Could twist the sinews of thy heart?
And when thy heart began to beat,
What dread hand and what dread feet?

What the hammer? what the chain?
In what furnace was thy brain?
What the anvil? What dread grasp
Dare its deadly terrors clasp?

When the stars threw down their spears,
And water'd heaven with their tears,
Did He smile His work to see?
Did He who made the lamb make thee?

Tiger, tiger, burning bright
In the forests of the night,
What immortal hand or eye
Dare frame thy fearful symmetry?

5.12.07

Pfui!

Sieh einmal, hier steht er,
Pfui! der Struwwelpeter!
An den Händen beiden
Ließ er sich nicht schneiden
Seine Nägel fast ein Jahr;
Kämmen ließ er nicht sein Haar.
Pfui! Ruft da ein jeder:
Garst'ger Struwwelpeter!

See Slovenly Peter! Here he stands,
With his dirty hair and hands.
See! his nails are never cut;
They are grim'd as black as soot;
No water for many weeks,
Has been near his cheeks;
And the sloven, I declare,
Not once this year has combed his hair!
Anything to me is sweeter
Than to see shock-headed Peter.

4.12.07

kültür vasıtasıyla ulaşmak ve çeşitliliği kutlamak?

L'hippopotame au large ventre
Habite aux Jungles de Java,
Où grondent, au fond de chaque antre,
Plus de monstres qu-on n'en rêva.

Le boa se déroule et siffle,
Le tigre fait son hurlement,
Le buffle en colère renifle,
Lui dort ou paît tranquillement.

Il ne craint ni kriss ni zagaies,
Il regarde l'homme sans fuir,
Et rit des balles de cipayes
Qui rebondissent sur son cuir.

Je suis comme l'hippopotame:
De ma conviction couvert,
Forte armure que rien n'entame,
Je vais sans peur par le désert.

2.12.07

seni gidi seni...kibirli ceviz...

kitap okuyarak vakit geçirdiği tren yolculuğunda dışarıdaki soğuktan etkilendiği pek söylenemezdi. daha varılması gereken yere ulaşmaya saatler vardı. gözleri kapandı. bir karavan vardı ileride. çikolata rengi bir ruj sürmüş çilli kız karavanın önünde ağaçlardan topladığı meyveleri yıkıyordu. yan taraftaki gölden koşarak gelen köpeği farketti. yüzüne vuran kuvvetli otobüs farı ile açıldı gözleri ama fazla uzun sürmedi. yeniden kapandılar. şimdi de uçaktan izlediği denizin rengini gördü. birkaç dakika sonra yağmur başladı. uçakta olmasına rağmen burnuna toprak kokusu geldi. kulaklıklardan gelen müzik sesini farketti, kedisini özledi. çimlerin yeşil olduğu o gün kedisinin kırmızı acı biber rengi kanının akışını hatırladı. kafasını taşla ezmişti. çığlık atarak uyandı. dışarıda kar başlamıştı. kompartmandaki sıcaktan bunaldığını hissetti. sigara içmek için lokantaya yürüdü.

28.11.07

wash me, and I shall be whiter than snow

Similiter et omnes revereantur Diaconos, ut mandatum Jesu Christi; et Episcopum, ut Jesum Christum, existentem filium Patris; Presbyteros autem, ut concilium Dei et conjunctionem Apostolorum. Sine his Ecclesia non vocatur; de quibus suadeo vos sic habeo.
S. IGNATII AD TRALLIANOS

And when this epistle is read among you, cause that it be read also in the church of the Laodiceans.

The broad-backed hippopotamus
Rests on his belly in the mud;
Although he seems so firm to us
He is merely flesh and blood.

Flesh-and-blood is weak and frail,
Susceptible to nervous shock;
While the True Church can never fail
For it is based upon a rock.

The hippo's feeble steps may err
In compassing material ends,
While the True Church need never stir
To gather in its dividends.

The 'potamus can never reach
The mango on the mango-tree;
But fruits of pomegranate and peach
Refresh the Church from over sea.

At mating time the hippo's voice
Betrays inflexions hoarse and odd,
But every week we hear rejoice
The Church, at being one with God.

The hippopotamus's day
Is passed in sleep; at night he hunts;
God works in a mysterious way --
The Church can sleep and feed at once.

I saw the 'potamus take wing
Ascending from the damp savannas,
And quiring angels round him sing
The praise of God, in loud hosannas.

Blood of the Lamb shall wash him clean
And him shall heavenly arms enfold,
Among the saints he shall be seen
Performing on a harp of gold.

He shall be washed as white as snow,
By all the martyr'd virgins kist,
While the True Church remains below
Wrapt in the old miasmal mist.

27.11.07

sineklik taktım canıma

iki değişik tanrının oğlu boyadı bizi -diyecek sözüm yok-. çay demleyip daha nasıl kadın olunabileceğini öğrenemedim -avucumu yaladım-. Oradan kalktı o. sen burada dur hala. ucubeler asla akıttığı kanı yerde bırakmaz. evet cümlesini düzeltti muhtemelen ama sen yine de kanma -yüzünü yıkadı-. bu eğer senin için eskiden onun için olduğu gibi ise geçenlere duvarını açıp şölene davet et onları. kimse -hiç kimse- içmedi şaraptan yalnız ben içtim -çirkinim-. dar tünellerin -hepsinin- dibinde kilitlisin; bütün halinde. o kadar ki duvardaki yatağı algılayamadın. bana renklerde çabuk ölmek gerektiği öğretildi. ölmek bütün resimlerdeydi. üç günlüktü şarapların sonundaki hayal meyalim -balerini sen de gördün mü?-. şişeyi bardak sandığımdan anımsayamıyorum çok net -sen unutmazsın-. asılarak ölmeyi sevmedi, nasıl ölünebileceğini sorabileceğim öldü -tiksinç-. bir an benim için açıldığını sandım gözlerin.

22.11.07

çengelli iğne

Felaket! bir uçak göle çakılmamak için çabalıyordu. ama otobüsün üzerine düştü. saatlerce süren yangından kırmızı rujlu bir kız kurtuldu. dağın yamaçlarından taşlar düştü gürültüyle bir de sanki bir o eksikmiş gibi; felaket felaket üzerine. ateş üzerindeki çikolata gibi eridi; ortalık kahverengiye bulandı. kedilerin tırmaladığı yüzü kanıyordu kızın ama ruju hala kırmızıydı. çimenler bile yandı. kitap okurken yanmış biri: kitabı elinde. akan kanlar sıcak hala. yağmur da başladı.

Felaket! bir karavan denize düşmemek için çabalıyordu. ama o an oradan geçen trene çarptı. dakikalarca süren yangından mor farlı bir kız kurtuldu. toprak kayması başladı bir de sanki bir o eksikmiş gibi; felaket felaket üzerine. yağda kızartılan acı biberin yağı yakması gibi yaktı ortalığı, güneş doğdu. köpeklerin ısırdığı elleri kanıyordu kızın ama farı hala mordu. ağaçlar bile yandı. müzik dinlerken yanmış biri: kulaklıklar kulağında. cesetler soğuk. kar da başladı.

16.11.07

serpent in the sky

ne bu tarçın kokusu! insanın buzdolabı olası ya da kleptoman olup çakmak çalası geliyor. sıralanmış çakmak koleksiyonu bırakılması gereken kötü bir alışkanlık. buruşmuş sümüklüböcek kabukları -ki bunlar spiral olur- dalları olan ölü portakal ağacı üzerinde, odasından görülüyor. misinanın ucunda sallanırmış gibi duran demlik ve masanın üzerindeki yüzük masanın uzamasıyla büyük ve vişne çürüğü bir seyyar satıcı arabasına -eski satmak için araba- dönüşüyor, fincan kırılıyor. Mezarlıktaki siyah izleri mangalda yakılmış bir grup tahta kaşık oluşturmuş. güzel kahramanımız dövmesini sobaya vermiş, iki sandalye arasında oturup büyülü mumlarla yeşil küreyi yeşertiyor. kuru kilisenin şişman odasındaki tırnak izleri sisli bir edimsellikle böğürtlen kokuyor. yeni kokuları takip eden bir kedi deniz kenarına ulaşıyor. herşey yeşil ateşle beyazlaşınca karanlık çöküyor, parmak büyüklüğünde balıklar kül olup kıyıya vuruyor.

15.11.07

keyifsiz ve talihsizim

köstence
işkence
el pençe
çelik tencere
kapalı pencere
öyle bence de
unuttum trende

25.10.07

Tanrılar kurban istiyor!

Her lips were yellow as gold:
Her locks were yellow as gold :

Her skin was as white as leprosy,
The Night-mare L
IFE-IN-DEATH was she,
Who thicks man's blood with cold.

23.10.07

I'll grow back like a Starfish

-Neden sustun?
-Şu sivrisineği öldürsene..
Ergenlik sivilcesi için hazırlanan solüsyonların dibindeki tortular gibiyiz. Düğme büyüklüğünde kırmızı bir mum damlasının üzerine mührünü basarak yollamıştı mektubu. İlk mektubuydu. Atlıkarıncaya binmiş gibi sevinmiştim. Mıknatıslarla süngerleri karşılaştırıyormuşum meğer. Kirpiler hep yollarda ezilirler...
Güneş açmışmış o gün öyle söylediler. Gümüş saçlarımı topuz yapmıştım. Alt kattaki kahveden tavla sesleri geliyordu. Bence yağmur yağıyor olmalıydı. Kararlaştırılmış kararlara uyma zorunluluğu sonrası sıkıntı; “sabırlı ol” demişler, anlamamışım, onun yerine pençelerimi çıkardım. Kral ve kraliçe koskoca sarayda sıkıntıdan patlıyor olmalı.
Mürekkebe batırdım kalemi, basit bir not yazdım parlak cisimlere olan hayranlığımla ilgili. Ama her şarkı her aletle çalınmaz ki, ben kontrabas ile çalmaya çalışmışım, anlatanların yalancısıyım.
İşte sirklerde öğretilen yanlış bilgiler... Büyülü çadırda saçlarıma da parfüm sürmeyi öğrenmiştim. Sonra zürafalar vardı, masada oturup bizimle yemek yerlerdi. Kirpiklerini çok severdim. Parlayan ıslak yollardan geçtikten sonra merdivenle çıkılırdı çadır alanına. Şüphesiz arkada duran karavanlardan biri ameliyathaneydi, o cüceyi ve o deveyi orada yapmışlardı. Çaydanlıktan yansıyan beyaz ışık güçlü ve saatte 90 km hızla giden bir sivrisineği bile kör edebilir. Birbirimize aşinalığımız mükemmel –sivrisinekle ben-, bu ne saygısız rüya!? Kargalar balonları patlattı, neşterler gece ava çıktı... Mahvoldum, bu zavallı bir de-ja-vu. Kaybetmekten korkan yüzde yüz deli gibiyim. Sanatoryumlar korusun bizi. Amin.

22.10.07

i really love your pride

İçi kutu kutu pense dolu çantasını tutkuyla yanında taşıyan bir kuaför çırağı gibiyim. Yeşil kupaları toplayıp koleksiyonlarını yapmak ve sarı camlı gözlüklerden nefret etmek gibi daha ilginç hobilerim de var. Dün gece rüyamda delgeçler saldırıyordu bana; geceleri ayık olmak işime gelmiyor işte sırf bu yüzden. Hem ben trenlerden de nefret etmeye başladım.
Parfüm hırsızları iş başında... Neye elimi atsam ya elimde kalıyor –kolu kopuyor mesela- ya da düşüp kırılıyor. Bu balık tanrılar anlamadı hala, bana değerli birşey emanet etmeyin, mahvederim. Düz yolda yürüyemeyip düştüğümü de çok iyi bilen aynı balık hafızalı tanrılar bir de yağmur yağdırıyorlar mesela düzenli olarak. Arabalar üstüme üstüme davranıyor, canım kiralık sanki, ucuzluk da var. Köpekler!
Geçen gün mum yaktım; canlı bir aslan görme dileğim vardı. İşte dilek haklarımı da böyle harcıyorum ben, havayı tüketmek gibi gereksiz yere.
Hava çok soğuk, ne kadar içersem içeyim sarhoş olamıyorum suyla. Kalbi kırık bir şaman yaratmış salatalara konan o sebzeleri anlaşılan. Dediler ki “Çakmakla yakarsan bunları, şansın döner.”, hey tanrılarım çam ağaçlarına ettiniz merhamet, ya beni neden üzgün ettiniz?
Cetvelle ölçtüm tanrılardan pokerde kazandığım bedava üzüntü miktarını, 13 cm çıktı. O gün başıma geçen ışık miktarını da terazilerle ölçebilirdik: yıldırım üstüne yıldırım. Su içelim sarhoş olalım propagandası tutmadı. Şapkamdan kirpi çıkarıp sahneyi terk ettim. “Kibirli yengeçlerin bile cennette yerleri hazır.” dedi perde kapanmadan kraliçe sahneden. “Yalancı!” diye bağırdılar, utandım.

19.10.07

bok değil kaka

Bilakis durumdan muzdarip olmakla beraber umutsuz değilim. Bu salaklık nereden geliyor? Heveslene heveslene kemik sandığı şeye uzaktan dili dışarda koşan bir köpeğin en sonunda kokusuz, tatsız bir plastik parçası ile başbaşa kalması gibi kalakalıyorum. Yok yok bu tanrı da insaf yok.