14.12.07

El Rey y Yo

Hubo una vez un gran Rey que tenía muchas tierras, un castillo y también un amor
Pero los caprichos de este amor con el tiempo sin castillo y sin perras lo dejó.

Hoy el Rey no puede ser feliz porque no tiene ni castillo ni amor
Hoy el Rey no puede ser feliz por que no tiene ya su amor.

Yo también contigo fui feliz mi amor y mi dinero te di y hoy pobre y solo lloro por ti

12.12.07

thy fearful symmetry

Tiger, tiger, burning bright
In the forests of the night,
What immortal hand or eye
Could frame thy fearful symmetry?

In what distant deeps or skies
Burnt the fire of thine eyes?
On what wings dare he aspire?
What the hand dare seize the fire?

And what shoulder and what art
Could twist the sinews of thy heart?
And when thy heart began to beat,
What dread hand and what dread feet?

What the hammer? what the chain?
In what furnace was thy brain?
What the anvil? What dread grasp
Dare its deadly terrors clasp?

When the stars threw down their spears,
And water'd heaven with their tears,
Did He smile His work to see?
Did He who made the lamb make thee?

Tiger, tiger, burning bright
In the forests of the night,
What immortal hand or eye
Dare frame thy fearful symmetry?

5.12.07

Pfui!

Sieh einmal, hier steht er,
Pfui! der Struwwelpeter!
An den Händen beiden
Ließ er sich nicht schneiden
Seine Nägel fast ein Jahr;
Kämmen ließ er nicht sein Haar.
Pfui! Ruft da ein jeder:
Garst'ger Struwwelpeter!

See Slovenly Peter! Here he stands,
With his dirty hair and hands.
See! his nails are never cut;
They are grim'd as black as soot;
No water for many weeks,
Has been near his cheeks;
And the sloven, I declare,
Not once this year has combed his hair!
Anything to me is sweeter
Than to see shock-headed Peter.

4.12.07

kültür vasıtasıyla ulaşmak ve çeşitliliği kutlamak?

L'hippopotame au large ventre
Habite aux Jungles de Java,
Où grondent, au fond de chaque antre,
Plus de monstres qu-on n'en rêva.

Le boa se déroule et siffle,
Le tigre fait son hurlement,
Le buffle en colère renifle,
Lui dort ou paît tranquillement.

Il ne craint ni kriss ni zagaies,
Il regarde l'homme sans fuir,
Et rit des balles de cipayes
Qui rebondissent sur son cuir.

Je suis comme l'hippopotame:
De ma conviction couvert,
Forte armure que rien n'entame,
Je vais sans peur par le désert.

2.12.07

seni gidi seni...kibirli ceviz...

kitap okuyarak vakit geçirdiği tren yolculuğunda dışarıdaki soğuktan etkilendiği pek söylenemezdi. daha varılması gereken yere ulaşmaya saatler vardı. gözleri kapandı. bir karavan vardı ileride. çikolata rengi bir ruj sürmüş çilli kız karavanın önünde ağaçlardan topladığı meyveleri yıkıyordu. yan taraftaki gölden koşarak gelen köpeği farketti. yüzüne vuran kuvvetli otobüs farı ile açıldı gözleri ama fazla uzun sürmedi. yeniden kapandılar. şimdi de uçaktan izlediği denizin rengini gördü. birkaç dakika sonra yağmur başladı. uçakta olmasına rağmen burnuna toprak kokusu geldi. kulaklıklardan gelen müzik sesini farketti, kedisini özledi. çimlerin yeşil olduğu o gün kedisinin kırmızı acı biber rengi kanının akışını hatırladı. kafasını taşla ezmişti. çığlık atarak uyandı. dışarıda kar başlamıştı. kompartmandaki sıcaktan bunaldığını hissetti. sigara içmek için lokantaya yürüdü.

28.11.07

wash me, and I shall be whiter than snow

Similiter et omnes revereantur Diaconos, ut mandatum Jesu Christi; et Episcopum, ut Jesum Christum, existentem filium Patris; Presbyteros autem, ut concilium Dei et conjunctionem Apostolorum. Sine his Ecclesia non vocatur; de quibus suadeo vos sic habeo.
S. IGNATII AD TRALLIANOS

And when this epistle is read among you, cause that it be read also in the church of the Laodiceans.

The broad-backed hippopotamus
Rests on his belly in the mud;
Although he seems so firm to us
He is merely flesh and blood.

Flesh-and-blood is weak and frail,
Susceptible to nervous shock;
While the True Church can never fail
For it is based upon a rock.

The hippo's feeble steps may err
In compassing material ends,
While the True Church need never stir
To gather in its dividends.

The 'potamus can never reach
The mango on the mango-tree;
But fruits of pomegranate and peach
Refresh the Church from over sea.

At mating time the hippo's voice
Betrays inflexions hoarse and odd,
But every week we hear rejoice
The Church, at being one with God.

The hippopotamus's day
Is passed in sleep; at night he hunts;
God works in a mysterious way --
The Church can sleep and feed at once.

I saw the 'potamus take wing
Ascending from the damp savannas,
And quiring angels round him sing
The praise of God, in loud hosannas.

Blood of the Lamb shall wash him clean
And him shall heavenly arms enfold,
Among the saints he shall be seen
Performing on a harp of gold.

He shall be washed as white as snow,
By all the martyr'd virgins kist,
While the True Church remains below
Wrapt in the old miasmal mist.

27.11.07

sineklik taktım canıma

iki değişik tanrının oğlu boyadı bizi -diyecek sözüm yok-. çay demleyip daha nasıl kadın olunabileceğini öğrenemedim -avucumu yaladım-. Oradan kalktı o. sen burada dur hala. ucubeler asla akıttığı kanı yerde bırakmaz. evet cümlesini düzeltti muhtemelen ama sen yine de kanma -yüzünü yıkadı-. bu eğer senin için eskiden onun için olduğu gibi ise geçenlere duvarını açıp şölene davet et onları. kimse -hiç kimse- içmedi şaraptan yalnız ben içtim -çirkinim-. dar tünellerin -hepsinin- dibinde kilitlisin; bütün halinde. o kadar ki duvardaki yatağı algılayamadın. bana renklerde çabuk ölmek gerektiği öğretildi. ölmek bütün resimlerdeydi. üç günlüktü şarapların sonundaki hayal meyalim -balerini sen de gördün mü?-. şişeyi bardak sandığımdan anımsayamıyorum çok net -sen unutmazsın-. asılarak ölmeyi sevmedi, nasıl ölünebileceğini sorabileceğim öldü -tiksinç-. bir an benim için açıldığını sandım gözlerin.

22.11.07

çengelli iğne

Felaket! bir uçak göle çakılmamak için çabalıyordu. ama otobüsün üzerine düştü. saatlerce süren yangından kırmızı rujlu bir kız kurtuldu. dağın yamaçlarından taşlar düştü gürültüyle bir de sanki bir o eksikmiş gibi; felaket felaket üzerine. ateş üzerindeki çikolata gibi eridi; ortalık kahverengiye bulandı. kedilerin tırmaladığı yüzü kanıyordu kızın ama ruju hala kırmızıydı. çimenler bile yandı. kitap okurken yanmış biri: kitabı elinde. akan kanlar sıcak hala. yağmur da başladı.

Felaket! bir karavan denize düşmemek için çabalıyordu. ama o an oradan geçen trene çarptı. dakikalarca süren yangından mor farlı bir kız kurtuldu. toprak kayması başladı bir de sanki bir o eksikmiş gibi; felaket felaket üzerine. yağda kızartılan acı biberin yağı yakması gibi yaktı ortalığı, güneş doğdu. köpeklerin ısırdığı elleri kanıyordu kızın ama farı hala mordu. ağaçlar bile yandı. müzik dinlerken yanmış biri: kulaklıklar kulağında. cesetler soğuk. kar da başladı.

16.11.07

serpent in the sky

ne bu tarçın kokusu! insanın buzdolabı olası ya da kleptoman olup çakmak çalası geliyor. sıralanmış çakmak koleksiyonu bırakılması gereken kötü bir alışkanlık. buruşmuş sümüklüböcek kabukları -ki bunlar spiral olur- dalları olan ölü portakal ağacı üzerinde, odasından görülüyor. misinanın ucunda sallanırmış gibi duran demlik ve masanın üzerindeki yüzük masanın uzamasıyla büyük ve vişne çürüğü bir seyyar satıcı arabasına -eski satmak için araba- dönüşüyor, fincan kırılıyor. Mezarlıktaki siyah izleri mangalda yakılmış bir grup tahta kaşık oluşturmuş. güzel kahramanımız dövmesini sobaya vermiş, iki sandalye arasında oturup büyülü mumlarla yeşil küreyi yeşertiyor. kuru kilisenin şişman odasındaki tırnak izleri sisli bir edimsellikle böğürtlen kokuyor. yeni kokuları takip eden bir kedi deniz kenarına ulaşıyor. herşey yeşil ateşle beyazlaşınca karanlık çöküyor, parmak büyüklüğünde balıklar kül olup kıyıya vuruyor.

15.11.07

keyifsiz ve talihsizim

köstence
işkence
el pençe
çelik tencere
kapalı pencere
öyle bence de
unuttum trende

25.10.07

Tanrılar kurban istiyor!

Her lips were yellow as gold:
Her locks were yellow as gold :

Her skin was as white as leprosy,
The Night-mare L
IFE-IN-DEATH was she,
Who thicks man's blood with cold.

23.10.07

I'll grow back like a Starfish

-Neden sustun?
-Şu sivrisineği öldürsene..
Ergenlik sivilcesi için hazırlanan solüsyonların dibindeki tortular gibiyiz. Düğme büyüklüğünde kırmızı bir mum damlasının üzerine mührünü basarak yollamıştı mektubu. İlk mektubuydu. Atlıkarıncaya binmiş gibi sevinmiştim. Mıknatıslarla süngerleri karşılaştırıyormuşum meğer. Kirpiler hep yollarda ezilirler...
Güneş açmışmış o gün öyle söylediler. Gümüş saçlarımı topuz yapmıştım. Alt kattaki kahveden tavla sesleri geliyordu. Bence yağmur yağıyor olmalıydı. Kararlaştırılmış kararlara uyma zorunluluğu sonrası sıkıntı; “sabırlı ol” demişler, anlamamışım, onun yerine pençelerimi çıkardım. Kral ve kraliçe koskoca sarayda sıkıntıdan patlıyor olmalı.
Mürekkebe batırdım kalemi, basit bir not yazdım parlak cisimlere olan hayranlığımla ilgili. Ama her şarkı her aletle çalınmaz ki, ben kontrabas ile çalmaya çalışmışım, anlatanların yalancısıyım.
İşte sirklerde öğretilen yanlış bilgiler... Büyülü çadırda saçlarıma da parfüm sürmeyi öğrenmiştim. Sonra zürafalar vardı, masada oturup bizimle yemek yerlerdi. Kirpiklerini çok severdim. Parlayan ıslak yollardan geçtikten sonra merdivenle çıkılırdı çadır alanına. Şüphesiz arkada duran karavanlardan biri ameliyathaneydi, o cüceyi ve o deveyi orada yapmışlardı. Çaydanlıktan yansıyan beyaz ışık güçlü ve saatte 90 km hızla giden bir sivrisineği bile kör edebilir. Birbirimize aşinalığımız mükemmel –sivrisinekle ben-, bu ne saygısız rüya!? Kargalar balonları patlattı, neşterler gece ava çıktı... Mahvoldum, bu zavallı bir de-ja-vu. Kaybetmekten korkan yüzde yüz deli gibiyim. Sanatoryumlar korusun bizi. Amin.

22.10.07

i really love your pride

İçi kutu kutu pense dolu çantasını tutkuyla yanında taşıyan bir kuaför çırağı gibiyim. Yeşil kupaları toplayıp koleksiyonlarını yapmak ve sarı camlı gözlüklerden nefret etmek gibi daha ilginç hobilerim de var. Dün gece rüyamda delgeçler saldırıyordu bana; geceleri ayık olmak işime gelmiyor işte sırf bu yüzden. Hem ben trenlerden de nefret etmeye başladım.
Parfüm hırsızları iş başında... Neye elimi atsam ya elimde kalıyor –kolu kopuyor mesela- ya da düşüp kırılıyor. Bu balık tanrılar anlamadı hala, bana değerli birşey emanet etmeyin, mahvederim. Düz yolda yürüyemeyip düştüğümü de çok iyi bilen aynı balık hafızalı tanrılar bir de yağmur yağdırıyorlar mesela düzenli olarak. Arabalar üstüme üstüme davranıyor, canım kiralık sanki, ucuzluk da var. Köpekler!
Geçen gün mum yaktım; canlı bir aslan görme dileğim vardı. İşte dilek haklarımı da böyle harcıyorum ben, havayı tüketmek gibi gereksiz yere.
Hava çok soğuk, ne kadar içersem içeyim sarhoş olamıyorum suyla. Kalbi kırık bir şaman yaratmış salatalara konan o sebzeleri anlaşılan. Dediler ki “Çakmakla yakarsan bunları, şansın döner.”, hey tanrılarım çam ağaçlarına ettiniz merhamet, ya beni neden üzgün ettiniz?
Cetvelle ölçtüm tanrılardan pokerde kazandığım bedava üzüntü miktarını, 13 cm çıktı. O gün başıma geçen ışık miktarını da terazilerle ölçebilirdik: yıldırım üstüne yıldırım. Su içelim sarhoş olalım propagandası tutmadı. Şapkamdan kirpi çıkarıp sahneyi terk ettim. “Kibirli yengeçlerin bile cennette yerleri hazır.” dedi perde kapanmadan kraliçe sahneden. “Yalancı!” diye bağırdılar, utandım.

19.10.07

bok değil kaka

Bilakis durumdan muzdarip olmakla beraber umutsuz değilim. Bu salaklık nereden geliyor? Heveslene heveslene kemik sandığı şeye uzaktan dili dışarda koşan bir köpeğin en sonunda kokusuz, tatsız bir plastik parçası ile başbaşa kalması gibi kalakalıyorum. Yok yok bu tanrı da insaf yok.

16.10.07

tetradox

Absürd yerlerde absürd şeyler vardı. Can acıtan iğneler yerlerdeydi. Acıtmak yine iyimser bir kelimeydi. O anda alarmlı saat zangırdamaya ve zingirdemeye başladı. Bir uçak çatıya çok yakın geçmişti, zangırdama aslında onun yüzündendi. Uyanmaya çalışan bir insan bunu ne kadar algılayabilirdi? Acaba uçaktakiler Çin’e mi gidiyordu? Çin Seddi’ni görecekler miydi? Davranış bozukluğu gözlerinin ileri derece miyop olmasıyla açıklanabilir miydi? Uyku için duyduğu istek ve uykunun dayanılmaz cazibesi aslında derinlerde yatan soğukkanlı bir memelinin verdiği sinyaller miydi? Dayanıklı olmalı! Düşünme artık, dur! Rüyamda düşüyordum... Gözlerim açık mıydı yoksa kapalı mı?-Gözleri şu anda tamamen kapalı- Kulağıma eğlenceli bir ezgi geliyor bir yerlerden -Şişeler devirdim senin uğruna...-
İnsan ırkının dünya üzerinde varolması: Küçük bir çocukken “Ekvatorda yaşayanlar neden düşmüyorlar?” diye merak ederdim. Sonra küçük prensi okudum. Sonra çizilen tüm istatiksel grafiklerde fil yutmuş boğa yılanı gördüm... İyi pillerle çalışan bir saat hiç susmaz. Hedefsiz dart tahtası düşsün kafana! Uçağın çizdiği kavis acaba gökyüzünde bir iz bırakmış mıdır? Kesinlikle bırakmıştır ya da kim bilir? Gözlerini açmadan bunu sorman mantıksız. Nazikçe aç şimdi gözlerini... Eyvah! Bir ordu gibi geliyorlar... En iyisi ölü taklidi yapmak... Sivrisinekler... Biraz oyun oynayalım...
Pagan pagan pagan- Silah sesleri- Evet sayın seyirciler, büyük bir patlama oldu. Radyo çalmaya başladı–Derbeder oldummm...- Kazanan piyango biletlerinin numaralarını açıklıyorlar. Benim bir biletim yok ama olsaydı 33’lü bir sayı olmasını isterdim. 9568433. Neden sırıtıyorsun şimdi? Sinir şey... Hay aksi şeytan... Aklıma bir şiir geldi.. Kelebekler ve ölen bir kadınla ilgili... Kendimi şikayet edeceğim. Uyan!

Uyandım... Önce yerdeki iğneleri toplamam lazım... Yanardağ patlamış... Zirveden aşağıya kırmızı toplar yuvarlanıyormuş.

“drink whiskey at the airport bar”

Geçmiştir bazı hezeyanlar.
Kırmızı parendeler atarak hiçbir şeye bulaşmadan devam ediyorum.
Endoplazmik retikulumlar oynaşıyor.
Tahtada yazan siyah harfler polisiye bir dizi başlangıcında olmadığımı onaylıyor.

“drink whiskey at the airport bar”

Artık ne sinirinden düşen vişneler ne balıkçılara şapka çıkaran balıklar var.
Atellenmiş kollarım hala kırık ya da yanlış kaynamış -at ellenmiş diye düzeltiyor beni sağ olsun.

Tramplenler öksüz kaldı.

Yolda yürüyorduk/yanımda bir grup vardı/bodrum sokaklarındaydık ve her yer bomboştu/bazı camlar kırık evler ise terk edilmişti/sığınacak bir ev arıyorduk/yolun karşısındaki eve baktığımda büyük bir çiçek merdivenlerdeydi/koyu bir turkuvaz duvar vardı/ona değil de tam karşısındaki eve girdik/ev boş gibiydi/yukarı çıktığımızda arka balkondan havuzu gördüm/pervazlar ahşaptı/kızın yatak odasında duvarlarda raflar ortada ise kocaman beyaz bir yatak vardı/kız yatağın üzerinde oturur pozisyonda/saçları -koyu dalgalı uzun- yüzünü kapatıyordu/yatak kocaman bir pencereye bakıyordu/babası ve uşak geldi sonra/ben ve onlar yatağın etrafına dağılmıştık/pencerenin önündeydim/baba uşağa "getir" dedi/uşak beyaz bir bez içinde ikiye katlanmış ve derisi yüzülmüş bir keçi getirdi/gözleri açıktı ve lacivertti/sonra gökyüzüne baktım/abartılı bir kuş sürüsü pencereye doğru geliyordu/ben martı zannediyordum/onlar beyaz siyah ve griydiler/gökyüzü ise maviydi/ama şimdi düşünüyorum da onlar kargaydı/pencerenin önünde karşı duvardaki raflara yöneldim/niyetim fotograf makinasını almaktı/kuşlar kaçıştı/bana kızdılar/"yine gelirler" dedim "keçi burada"/bulamadım makineyi/yanlış köşedeki raflara bakıyormuşum/yine geldiler/yediler/kalanları aynı renkte fare sürüleri bitirdi.

Uyandım.

Yüksek galaksiler konseyi toplanmıştı/ben "öğle yemeği yenmeli" diyordum/"sen ne yersen o olsun" dediler "öğle yemeği dediğin her neyse"/ama bu uzunca bir ikna toplantısından sonraydı.

Ve karpuzla uyandım.

Kollarımı açmış yatıyordum/hastane/"kan acaba akıyor mu?" dediler/iki kolumda da serum iğnesi vardı/bir hortumla ikisini birleştirdi/sağ kolumdan çıkan kan sol tarafa aktı/"evet varmış dolaşım" dedi doktor.

ya da diyemeden uyandım

Voodo voodoo bebeğim annen sana terlik pabuç alacak.
Kalk voodoo bebeği annen sana terlik pabuç alacak.


13.10.07

And the sky was made of amethyst

...

Birden kalabalığın ve önündeki binanın derinliği ve renkleriyle netlikleri büyük ölçüde kayboldu. Karşısındaki görüntünün sadece sarı ve kahverengi tonlarıyla yapılmış izlenimci bir tablosuna bakıyordu adeta. Ve içinden, birisi ses düğmesini kapatmış, diye geçiriyordu.
Hem görüntü hem ses tamamen kaybolup da, desteksiz kalarak darağacının altında açılan kapaktan aşağı düşen biri gibi bilinçsizlik uçurumuna düşmeden hemen önce bir an, ölmek böyle bir şey mi, diye düşündü.
Doyle arada bir sıçrayarak, ama sol bacağında yeni, gıcırdayan bir eklem oluştuğu için daha çok yarı ezilmiş bir hamamböceği gibi tek ayağı ve iki eli üzerinde sürünerek, yağmurdan kayganlaşmış asfaltın üzeride öğüre öğüre hızla nefes nefese ilerliyor, üstüne gelen arabaların lastiklerini çığlık çığlığa bağırtarak fren yapmasıyla yola doğru eğilen ön tamponlarını görmüyordu.
Mıcırlı bankette, dikkatsizce savrulmuş bir eşya gibi gelişigüzel bir şekilde iki büklüm yatan bedeni görebiliyordu ve iyi olup olmadığına bakmak için kendi kendine işkence ederek zorlamasına rağmen, biliyordu ki iyi olmayacaktı. Bu olayı gerçek yaşamda bir kez, rüyalarda ise defalarca yaşamıştı; aklı endişe, korku ve umutla yanıyordu, ama bir yandan da ne bulacağını biliyordu.
Ama bu defa farklıydı. Hatırladığı asfalta ve otoban direğine saçılmış kan, kemik ve parlak renkli kask parçaları karışımının yerine kafası hala bütündü ve omuzlarının üzerindeydi. ama yüzü Becky'nin yüzü değildi- dilenci çocuk Jacky'nin yüzüydü.
Şaşkınlıkla olduğu yere çöküverdi; sonra aslıda bankette olmadığını fark edince her nedense şaşırmadı. Camsız pencerelerinde kirli perdeler uçuşan dar bir odadaydı. Pencere durmadan şekil değiştiriyordu; kimi zaman yuvarlak oluyor, mimari büzücü bir kas gibi daralıp genişleyerek bazen bir dikiz deliği, bazen de Chartes Katedrali'ndeki gül pencere gibi oluyor, kimi zaman da dörtgen denilebilecek tüm şekillere giriyordu. Zemin de keyfine göre hareket ediyordu; bir an öyle yükseliyordu ki, Doyle tavana çarpmamak için eğilmek zorunda kalıyordu, bir an ise cansız bir trambolin gibi sarkıp onu bir çukurda bırakıyor, o da başını kaldırıp göbek dansı yapan pencereyi izliyordu. Eğlenceli bir oda olduğuna şüphe yoktu.
Ağzı hissizdi ve taktığı iki ameliyat maskesi yüzünden Doyle'un yalnızca parlak gözlerini görebildiği dişçi ona dokunmamasını söylemiş olmasına rağmen, Doyle kürklü bir eldiven giymiş olduğu elini belli etmeden dudaklarına götürdü ve altın rengi kürkün üzerinde parlak kan lekelerini görünce korkuya kapıldı. Dişçiye bak, diye geçirdi içinden ve kendini zorlayarak bu görüntüden çıkıp küçük odaya dönmesine rağmen, kürklü eldivenler hala ellerindeydi ve ağzından hala hızla kan damlıyordu. Yine bir mide krampına dayanarak öne eğilince, kan birinin yerde bıraktığı tabak, çatal ve kaşığın üzerine sıçradı.
Birinin bulaşıklarını ortada bırakmış olmasına çok kızdı, ama sonra bunların kendi akşam yemeğinden kaldığını hatırladı. Uyuşukluğa ve kanamaya bu mu neden olmuştu? İçinde kırık camlar mı vardı? Çatalı aldı ve keskin pıhtılara karşı korkuyla gözlerini dört açarak, tabakta kalan yemek artıklarını karıştırdı. Bir süre sonra içinde cam olmadığına karar verdi.
Peki ama bu yemek neydi? Kokusu soteyi andırıyordu, ama kiviye benzeyen, daha küçük, sert ve daha tüylü bir şeyden ve yapraklardan yapılmış soğuk türlüydü. Aklı tüylü ve türlü kelimelerinin kafiyesine takıldı. İki kelimenin bariz bağlantısı bir elektirikli süpürgenin emiş borusunda sağa sola çarpan madeni para gibi dikkatini çekiyor, başka bir şey düşünmesine engel oluyordu. Sonunda kurtuldu ve tuhaf meyveyi tanıyınca bir an ürpererek aklının berraklaştığını hissetti. Bunları daha önce Hawaii'deki Nuuanu Bahçelerinde, uzun bir ağaçta görmüştü ve ağacın bilimsel adını hala hatırlıyordu. Strychnos Nux Vomica, en zengin ham striknin kaynağı.
Striknin yemişti.
Su berbat kokuyor, birkaç günlük balık leşleri ve çürümüş yosunlarla dolu bir akıntıyı andırıyordu, ama kaldırım rengarenk mayolar giymiş neşeli insanlarla doluydu. Doyle, Yo-Ho büfesinin önünde kuyruk olmadığını görünce sevindi. Sendeleyerek dar pencereye yaklaştı ve adamın dikkatini çekmek için elindeki çeyrekliği tahta tezgaha vurdu. Adam arkasını döndü ve Doyle karşısında önlüğü ve kağıttan beyaz şapkasıyla J. Cochan Darrow'u görünce şaşırdı. Üzüntüyle, sonunda iflas etti, diye düşündü ve artık kahrolası bir muz tezgahı işletmek zorunda. Doyle, "Bana bir-" diye başladı.
Darrow, " Bugün sadece aktif hale gelmiş kömürlü shake'imiz var,"diye araya girdi. Başını dikti. "Sana söylemiştim Doyle."
"Doğru ya. Öyleyse onlardan bir tane alayım."
"Kendin yapmak zorundasın. Benim bir gemiye yetişmem gerek -on dakika sonra batacak." Darrow pencereden dışarı uzandı, Doyle'un yakasına yapıştı ve kuvvetle asılarak, omuzları kenarlara sıkışana dek pencereden içeri çekti.
İçeride ışık yoktu. Bir kül bulutu yükseldi ve Doyle'u öksürttü. Kendini kurtarıp yere indi ve kendini odanın küçük şöminesine kafa üstü inmiş bir halde buldu. Tanrım, diye düşündü, bir o tarafta, bir bu tarafta halüsinasyon görüyorum. Striknin hezeyana yol açar mı? Yoksa iki zehir birden yemeyi mi becerdim?
Yine de Darrow haklıydı, diye düşündü. Bana gereken şey kömür, güçlü bir doz -ve çabuk. Bir defasında bir adamın ölümcül dozun on katı miktarda striknin yediğini ve ardından kömür tozu aldığını ve hiçbir rahatsızlık duymadığını okumuştum. Neydi adı? Touery, işte o. Peki ben nereden bulacağım? Oda servisini ara ve şu kömür filtreli sigaralardan on beş karton getirmesini söyle.
Dur biraz, diye düşündü. Burada gözümün önünde büyük miktarda var zaten. Şömünedeki şu yanmış odun parçaları. Aktif hale gelmemiş olabilir ama yine de içinde milyarlarca mikroskobik göznek vardır, seni daha iyi emebilmek için, sevgili strikninim.
Hemen bir kap ve Mısır ya da başka bir yerin tanrısına ait köpek başlı küçük, bir heykel buldu, bunları havan ve havaneli gibi kullanarak, siyah, yanık ve gevrek odun parçalarını ezip toz haline getirmeye başladı. Bunu yaparken, ellerinde ve dirsekten aşağısında parlak sarı tüylerden bir kürk oluştuğunu fark etti ve gerginlikle bunu halüsinasyonlara bağladı.
Durumun bir başka açıklaması, aklının bir köşesinde sabırla sırasını bekliyordu.
Bu arada ağzından sürekli kan damlıyor, damlalar sık sık taneli siyah toz yığınına düşüyorlardı, ama giderek azalıyordu ve düşüneceği daha önemli şeyler vardı. Taneli siyah maddeyi tüylü parmaklarının arasında gezdirirken, peki bunu nasıl yiyeceğim, diye düşünüyordu.
Önce küçük, hap kadar olan kömür parçalarını yutmakla başladı. Sonra bir köşede duran leğendeki suyu kullanarak siyah tozdan küçük toplar yaptı ve bunlardan düzinelerce yutmayı başardı.
Biraz suyla karıştırınca kolayca şekil verilebililiyordu ve bir süre sonra siyah parçaları yemeyi bırakıp, sıkıştırarak küçük bir insan figürü yapmaya koyuldu. Becerisi karşısında şaşırdı ve ilk fırsatta biraz heykel kili almaya ve bir heykeltıraş olarak yeni bir hayata başlamaya karar verdi. Kol ve bacak parçalarını gövdeye tutturmadan önce parmaklarının arasında sadece birkaç saniye yuvarlamıştı, ama şimdi baldır ve pazuların dolgunluğunu, diz ve dirsek açılarının kusursuzluğunu görüyordu ve başının ön kısmına çabucak yaptığı birkaç tırnak izi de, her nasılsa Michelangelo'nun Sistine Şapeli'nin tavanındaki Adem'ini andıran bir yüz ortaya çıkarmıştı. Bu küçük heykeli saklamaı gerekecekti -günün birinde Louvre'da ya da başka bir yerde gururla sergilenecekti: Doyle'un ilk eseri.
Ama bu yüzün Adem'e benzediğini nereden çıkarmıştı? Yaşlı, korkunç derecede yaşlı bir adamın yüzüydü. Kol ve bacakları da yağmurun arkasından güneşin açtığı bir günde yolda bulduğunuz büzülmüş solucanları andıran kurumuş, çarpık birer karikatürdü. Dehşet içinde heykeli kırmak üzereydi ki, heykel gözlerini açtı ve ağzını yayarak gülümsedi. Yüksek sesli, çatlak bir fısıltıyla, "Ah, Doyle!" dedi. "Konuşacak çok şeyimiz var!"
Doyle bir çığlık attı ve geri geri sürünerek neşeli şeyden uzaklaştı- zemin yükselip alçalma numaralarına yeniden başladığı için bu pek kolay değildi. Bir yerlerden ağır, dişlerini zangırtadan bir davul sesi geldiğini duydu ve duvarlarda dev asit damlaları oluşup yüzeyi eriterek aşağıya inmeye başladıklarında, çok geç de olsa tüm evrenin canlı bir organizma olduğunu ve kendisini sindirmek üzere olduğunu anladı.
Uyandığında yerdeydi...

9.10.07

happy people have no stories

bir balığı böyle bulduğunda başlamalıydın, biliyordun, başladın. bazen boylu boyunca bezenmiş, bilur ballarla beslenmiş, bakır bedenini bu bahtlı bedeviye adaman beklenebilir, başlamak böyledir, acil bir akıl basar başları, balkonlardan bakarsın, berilerden beliriverir: alçaktan boğa böğürtüleri.

asla başkasına bahsetmeyeceksin - balıkla boğanın birbirini bellemesi ancak böyle belleklere, anlıklara aşılanır, bağ bağlar.

7.10.07

welcome sandman#21

Balık alıyorum/ama et yiyen bir balıkmış/minik/Fransa olaya karışıyor/bana balık için evde sürekli yumurta pişirmelisin diyorlar/Fransızca/balık yumurta yiyormuş.


*Gittikçe eskici oluyoruz Olric. Ne yapalım efendimiz yeniliklere yetişemiyoruz. Doğru. Nefes nefese kalıyoruz. Erkeklik bizde kalsın. Olup bitenleri de izlemiyoruz. Eskiye bağlılığımız bir şey bildiğimizden değil. Eskisi bundan kötü olamaz ya, diyoruz. Tam da bilmiyoruz yeniyi. Onlar utansınlar Olric. Biz yine işin kolayına kaçalım. İşimiz pek de kolay değil efendimiz. Kimseyi kandıramadıktan sonra neye yarar Olric? Daha denemedik efendimiz.*