22.4.14

"Bu yazdıklarımı okuyor olabilir mi?" sorusuna verilecek en ufak bir olumlu cevap bile beni yerin, yerlerin, uzayın, evrenin dibine göndermeye yetecektir, dev utanç. Eğer okuyorsa bari rezaletin daniskasına gömeyim kendimi, tam olsun.


Merhaba,

Nasılsın? Bir süredir konuşmadık. Özledim diyerek devam etmem mümkün değil maalesef çünkü acaba neyi özledim? Pek tanışmıyoruz. Aslında fazlasıyla tanışıyoruz da pek tanışmıyoruz işte. Merak içindeyim, bu cümleleri okuyorsun madem beni bugün, yarın ararsan çok mutlu olurum.

Tanıştığımızdan beri bende bir heyecan, bir gariplik, bir mutluluk var. Hatta tanışmadan önce sana yan gözle baktığım, kırmızı-yeşil çizgili gömleğini farkettiğim, elindeki telefonu sevimli bulup hafifçe sırıttığım an aklımda capacanlı. O andan itibaren kısa geçmişimizin tüm detaylarını bilen arkadaşlarım bu durumu epeyce ilginç buluyorlar. Ben kolay kolay böyle olmam, olsam da bunu böyle dünyaya ilan etmem pek. Yani ederim de işte ne bileyim bu sefer bir farklı sanki. Epeyce katı olduğu bir takım konular hakkında dev barajları yıktın, nasıl yaptın bilmiyorum. Belki de barajların yıkılası vardı. Yine de aramızda yaşanacak bir şeyler olduğunu hissediyorum diyebilirim konuların yanından dolaşarak.

Hislerim derin, hislerim garip. Bu seni korkutmasın. Stratejisiz, ağzıma geleni, kalbime vuranı söylemekten yana oldum hep. Bu netlik ve gerçeklik korkutucu oldu hep, kaçışanlar, kalakalanlar oldu. Sen korkma, gerçekten yemem, zarar vermem. Bu güzel günlerde yaşanacak güzel şeyleri dört gözle bekliyor(d)um, vakit geçmeden, araya başka şeyler girmeden. Acelem ondan, bu netlik de sadece aceleden. Ne gerek var vakit kaybetmeye? Kendi kendimize yarattığımız, adına da zaman dediğimiz kavram akıp gidiyor. Ne ben ne sen dünkü hallerimiz gibiyiz. Hergün değişiyor birşeyler ve insan gerçekten hayret ediyor. Durma, göğe bakalım.

Öncelikle özür dilerim, seni pek konuşturmadım. Kendimi sana sevdirmeye çalışmakla ve "an"ların güzelliği ile o kadar meşguldüm ki. Bu zamana kadar hakkında daha fazla şey bilmeliydim. Ve korkuyorum, neyi nasıl düşündüğünü bilemediğim için aramaktan, sormaktan, sıkmaktan, boğmaktan korkuyorum. Hakkında bildiğim gerçekleri acaba ben mi yarattım? Ya da acaba ben mi kafama göre detaylandırdım? Diyeceğim odur ki, alkolsüz daha fazla zamana ihtiyacım var seninle ve bu ses titreşimleri üzerinden olsun istemiyorum. Tüm atomik varlığınla karşımda dur istiyorum. Gel de o balıkçıya gidelim.

Benim çok arkadaşım var, herbirini çok sevdiğim pek çok arkadaşım. Ve daha fazla arkadaşa hayatımda yeterince yer olmayabilir. Açık açık belirtmeliyim ki seninle arkadaş olmak istemiyorum. Eskilerin dediği şekilde ifade etmek gerekirse, "Benimle çıkar mısın?" Hatta müsaitsen eğer benimle evlenir misin? Ve gol! Ahahahahha, dur kapatma hemen. Ama sen de filmlerdeki gibi olsun istemez misin? Onca film izledik, şarkı dinledik, insanın beyninde yer ediyor. Beyin bu, içini cımbızla ayıklamak kabil değil.

İşte böyle bir fırtına buralarda kopan. Karanlıklarda sorduğun o soruya yeterince detaylı cevap veremedimdi, ona da değinmeden geçmeyelim. İnan çok pişmanım, ve bunu telafi etmek isterim, sadece biraz zamana ihtiyacım var o konuda. Dedim ya garip bir yere dokundun, aklım şaştı. Ve bu korunmasızlık, bu güven. Benim için biraz zor. Neyse bunu gelecek defa denize karşı uyandığımızda konuşuruz.

Bir diğer üzgün olduğum nokta, umarsızca gözünün önünde odanı karıştırmam. İnan ne okuduğumu hatırlıyorum, ne de aslında o kadar dikkatli okuyordum. Kandaki alkol oranının ve hakkındaki önlenemez merakımın sonucu. Umarım o döktüğüm su çok fazla zarar vermemiştir. Buna takılıp kalmamı eğlenceli bir kahkaha ile karşıladığını hayal etmek isterim.

Mesela bu haftasonu gel, arkadaşlarımla kaçacağım o güzel yere beraber kaçalım (efsane olur). Kapadokya'ya gidelim aylardır hayalini kurduğum gibi. Öyle bir kazancım olsun ki önümüzdeki günlerde, hayret versin ve o muhteşem yerde uyanalım, istersen akşama kadar uyuyalım. Ben oraya geleyim o büyük organizasyon için, VIP'likte sınır tanımayalım, çimlere yatalım, kulaklarımızın pası silinsin, birlikte keyif alalım. Ben o evi kiralayabileyim, yemekler hazırlayayım sana, pikapa yeni aldığım o plağı yerleştireyim, avakadoları doğrarken dans edeyim, sarımsağı yine fazla kaçırayım. Mutluluktan gözgözü görmesin, gözler yaşaracaksa birlikte direnelim, birlikte üzülelim. Sen bana destek ol, benim gel-git'im biraz sık ama kısa olur. Ben seni bileyim, o an neye ihtiyacın varsa o olayım.

Sürprizim ol, hediyem ol.

Sevgiler,

a.

21.4.14

I'm a collection of three billion, billion, billion intricately arranged atoms

"He never actually touched her. In everyday life on our world, on the scale of atoms, material objects never really touch. Each atom has a tiny nucleus at its center, surrounded by an electron cloud of lines of force. As the atoms approach each other, the boy's electron clouds push away the girl's.
More than 99. 9% of the matter of any atom is concentrated in its nucleus. The nucleus is surrounded by an electron cloud which produces an invisible field of force, and acts like a shock absorber. The configuration of the electron cloud determines the nature of an element. In the ordinary course of things here on earth, the nuclei never touch. We have a sensation of touching, but that's really just our invisible force fields overlapping and repelling each other."

19.4.14

ihtimal ya fikrinize düşersem, tutturun bir rumeli havası

Hayal kırılır, kalp kırılır, cam kırılır.

Rüyada cam kırıkları içmek, boğazına cam kırıkları batmak: Yüksek beklentiler yaratmaya, hayal gördürmeye, söylenemeyecek sözlere, kurulamayacak cümlelere delalettir. Bir kalbin kırılacağı kesindir. Hayal kırıklığı yaşanacaktır. Duygular bükülecek; mutluluk hüzne, umut sinire, sevgi nefrete dönüşecektir. Korkmayın, geçer. Onun için en azından huzurlu bir yalnızlık dilemekten başka bir çareniz yok. Kendine gelecektir.

16.4.14

Ona rastladığı zaman duyduğu şeyleri kabil değil unutamazmış insan

Kimine göre ufak bir çocuktur aşk, / Some say love's a little boy, 
Kimine göre bir kuş, / And some say it's a bird,
Kimi der, onun üstünde durur dünya, / Some say it makes the world go around,
Kimi der, kalp kuruş; / Some say that's absurd, 
Ama komşuya sordum, nedense yüzüme / And when I asked the man next-door, 
Manalı manalı baktı, / Who looked as if he knew, 
Karısı bir kızdı bir kızdı, sormayın, / His wife got very cross indeed, 
Aşkedecekti tokadı. / And said it wouldn't do.

Şıpıtık terliğe mi benzer yoksa / Does it look like a pair of pyjamas, 
Yoksa kandil çöreğine mi, / Or the ham in a temperance hotel? 
Hacıyağına mı benzer dersin kokusu / Does its odour remind one of llamas, 
Yoksa leylak çiçeğine mi? / Or has it a comforting smell? 
Çalı gibi dikenli mi, batar mı eline, / Is it prickly to touch as a hedge is, 
Andırır mı yoksa pufla yastıkları, / Or soft as eiderdown fluff? 
Keskin mi kenarı yoksa batar mı eline? / Is it sharp or quite smooth at the edges? 
Alla'sen söyle nedir aşkın aslı astarı! / O tell me the truth about love.

Tarih kitapları dokundurur geçer / Our history books refer to it 
Köşesinde kenarında, / In cryptic little notes, 
Hele bir lafı açılmaya görsün / It's quite a common topic on
Şirket vapurlarında; / The Transatlantic boats; 
Eksik olmaz gazetelerden, bilhassa / I've found the subject mentioned in
İntihar haberlerinde, / Accounts of suicides, 
Maniler düzmüşler gördüm üstüne / And even seen it scribbled on
Telefon rehberlerinde. / The backs of railway guides.

Aç kurtlar gibi ulur mu dersin / Does it howl like a hungry Alsatian, 
Bando gibi gümbürder mi yoksa, / Or boom like a military band? 
Taklit edebilir misin istesen kemençede, / Could one give a first-rate imitation
Ne dersin piyanoda çalınsa; / On a saw or a Steinway Grand? 
Çiftetelli gibi coşturur mu herkesi / Is its singing at parties a riot? 
Yoksa ağıraksak bir hava mı? / Does it only like Classical stuff? 
İstediğin zaman kesilir mi sesi? / Will it stop when one wants to be quiet? 
Alla'sen söyle nedir aşkın aslı astarı! / O tell me the truth about love.

Bir hal oldum çardakların altında / I looked inside the summer-house; 
Onu araya araya, / It wasn't over there; 
Küçüksu'ya baktım, orada da yok, / I tried the Thames at Maidenhead, 
Boşuna çıktım Çamlıca'ya; / And Brighton's bracing air. 
Anlamadım gitti bülbülün şarkısını, / I don't know what the blackbird sang, 
Bir acayip gülün lisanı da; / Or what the tulip said; 
Benim bildiğim o kümeste değildi / But it wasn't in the chicken-run, 
Ne de yatağın altında. / Or underneath the bed.

Aklına esince çıkarabilir mi dilini, / Can it pull extraordinary faces? 
Başı döner mi asma salıncakta, / Is it usually sick on a swing? 
At yarışlarında mı geçirir hafta tatilini, / Does it spend all its time at the races, 
Usta mı düğüm atmakta, / or fiddling with pieces of string? 
Millet der peygamber demez mi, / Has it views of its own about money? 
Para mevzuunda nedir efkarı, / Does it think Patriotism enough? 
Borç alır borcunu ödemez mi? / Are its stories vulgar but funny? 
Alla'sen söyle nedir aşkın aslı astarı! / O tell me the truth about love.

Ona rastladığı zaman duyduğu şeyleri
Kabil değil unutamazmış insan,
Yolunu gözlerim bacak kadardan beri
Ama o geçmedi bile yanımdan;
Merdiven dayadım otuz beşine,
Öğrenemedim gitti bir türlü,
Nemenem mahluktur bu düşerler peşine
Bunca insan geceli gündüzlü?

Gelsin ya, nasıl, pat diye gelir mi dersin / When it comes, will it come without warning
Burnumu karıştırırken tatlı tatlı, / Just as I'm picking my nose? 
Ya tutar yatakta bastırırsa sabahleyin? / Will it knock on my door in the morning, 
Talih bu ya, otobüste nasırıma basmalı! / Or tread in the bus on my toes? 
Gelişi yoksa havalardan anlaşılır mı, / Will it come like a change in the weather? 
Selamı efendice mi yoksa gider mi aşırı, / Will its greeting be courteous or rough? 
Değiştirir mi dersin bir kalemle hayatımı? / Will it alter my life altogether? 

Alla'sen söyle nedir aşkın aslı astarı! / O tell me the truth about love.

12.4.14

Arka bahçelerde dişlediğim mür

I love your eyes, my dear
Their splendid sparkling fire

When suddenly you raise them so
To cast a swift embracing glance

Like lightning flashing in the sky
But there's a charm that is greater still

When my love's eyes are lowered
When all is fired by passion's kiss

And through the downcast lashes

I see the dull flame of desire

10.4.14

07:35:46

Yüzünün çevresinde dolaşan parmaklar dudak kenarında bir duraksadılar, anlardan an beğenen hafıza geçilen ara kapıları getirdi önüne. Daha o sabah benzer bir günü onunla da geçirmeyi dilemişti. Yine aynı soruyu sormuştu karanlıkta, “Ne yapmamı istersin?” 21 gün önce sorulan aynı soruyu binlerce defa düşünmüştü de verilebilecek cevapları hiç düşünmemişti. Kıyafet uygunsuzluğunun sürüklediği alkol dolu gecenin sonunda “bakamamak” da ne oluyor! Tek yapabildiği öpmek, öpmek. Binadan acele ile çıkışını, yanına vardığında sarılıp koklayışını hatırlamakla yumrukları arasında bir korelasyon olmalı. O an bir takım kas gruplarını harekete geçiriyor ve kendini yumruklarını sıkarken buluyor. Sabah sabah, bir ceza gibi uyandırmaya çalışmalar, saatlerimiz 07:35:43’ü gösteriyor. Saniyeleri de sayar oldum. Boynundaki zinciriyle birlikte atan o nabız, sayımda büyük bir yer oynuyor. 07:35:44, 07:35:46…

Güzel bir gündüz ile başlayan günün bitmeye yaklaştığı o saatlerde unutulan bir anahtarın kapağını açtığı acele ile bitirilen bir bira. Üzerime çizilecek yeni eğrilerin hayali, kalbim atıyor. Mekan değişikliği, mekanlar değişikliği. Duvarları eski tuğla kaplı güzel kokan dükkanda şimdi yumuşak ayak parmak uçlarını düşünüyor. Ondan uzun olduğu tek anı ona sarılarak geçirmeyi tercih etmiş olması ve bir de kapıdan çıkmadan önce o son sarılışı. Sarmaşıklar. Kapanan kapı ardından kapanan gözler. Bir kez daha şaşırarak dönüp yan yastığa ve üzeride yatana bakmanın verdiği his normal şartlar altında eşittir dalgaların çekilirken çıkarttığı kıtır kıtır ses. Dışarıda serin hava ve ben onu gözlerini açmaya zorluyorum. 21 gün önce sipariş edilen, harmonik salınımlarla ulaşılan boş evin bir odasında 37-46 dansının devamını izliyoruz. Binlerce saniyem kayıp, hatırlayamıyorum (işte burada küfür etmenin tam sırası) Dallarla kaplı koca bir pencereye uyanılan o anda, saliseli göz kırpışlarının arasında karanlıkta açılan bir çift gözün manzarası. Sonrası çiçek, sonrası çiçeklerden bir düet.

Parmak uçlarımı gıdıklayan sakallar, bu anı unutmak istemiyorum ama sormadan da edemiyorum, ben seni hiç ayık göremeyecek miyim? Vedasında pencereden sarkarken yüzümü kapatan kıvıcıklar, az önce karşımızda şimdi karşımda olan bir kule, vakti gelen zaman. Elimi tuttuğu an akımının ve günün sabahında soğuk denizin sularına soktuğum ayaklarımdan iletilen enerjinin, üzerimize akan su ile vücutlara geri dönüşü, titreyen eller. Sarılmak (21 gün sonra), çalan telefon (8 gün sonra), öldürecek bir beni mi buldun? Öyle gülme çocuk, kafanı önüne eğerek, gözlerini kapatarak, öyle tatlı gülme çocuk! Denize açılan pencere önünde içilen sigaraların dumanı, yoluna saçlarımdan başlayıp omzumdan aşağıya doğru yolculuğuna devam eden su damlası, bunları hep yola delalet. Zaten açık ve bana bakan iki göz, çığlık atmak istiyorum. Ağaçlarla kaplı yolda denize yapılan yolculuk yazılmıştı, odada olmadığı o bir kaç saniye tavana bakarak şükrettim. Eşşek arıları tarafınfan sokulacak dilin ettiği kelamlar ne ılık su ne de alınan derin nefeslerle hoş görülebilir. Tamamen aptallık, tamamen armutluk. Uzun boyunu farkedip ne kadar çok anı kaçırdığına hayıflanmalar, uyumalar, uyanmalar. Halbuki nasıl ve hangi arada dalındığı bilinmeyen ani uykudan önce cevabım “herşeyi” olmuştu. Sokak köşesinde elimde titreyen telefona bakarken nerden bilirdim ki minik parmaklarımı ertesi gün gri dalgalı denize bakan adamın ayakları altına saklayacağımı? Manzarının keyfini sürmek (üstte) diye birşey vardı değil mi, evet var. Çimlere yatıyor olsak bile ağrımaz o kol. Taksinin peşinde elele koşsak bile. Geçme. Sence geçer miyim? Bilmem, geçer misin? Dikkatlice beni izlediğini biliyordum ve buna rağmen hiç bir adımı değiştirmedim, lenslerimi çıkarttım, dişlerimi fırçaladım. Yani galiba. Hatırlamıyorum. Armut! Yerden gözlerimi kaldıramadığım o saniyelerde görüş alanımda ince uzun bacaklar, ben hipnotize. Saçlarıma özenle yerleştirdiğim deniz kokusu artık yok, kurulanma seansındayız.

Göğsüne bir hipopotam gibi çöktüm. Nefes. Aklıma dönüp arkaya baktığın o kordinatları yazdım. Hindistan cevizi kokusu (aklında bıraktığımı umduğum bir diğer koku) Ayrıca kol benim, ağrı benim, sana ne? (Bunu da söyledim, ah tam dayaklık) Bütün o günler boyunca, hele ki top oynayanları seyrederken, çatalımı batırdığım ahtapotu ağzıma götürürken, hep diledim, hep diledim. Hadi kalk! Saçlarım kıvırcık. Ortam karanlıktı ve ben seni arıyordum. Hediye gibi geldin, hoşgeldin.


9.4.14

landscape, sweat, mess, sunset

Can you hear them? The helicopters? 
You're in New York.
There was no need for words then, we've sat in silence. 
You've looked me, in the eye directly. You've met me, I think it was Saturday, the evening
The mess we're in and the city sunset over me  
Night and day I dreamed of making love to you, now baby love making on screen, impossible dream And did you see the sunrise over the sea? The freeway, reminding of this mess we're in?
And the city sunset over me 
What were you wanting? (What was that I wanted?) 
I just wanna say, don't ever change
Now baby I'd thank you, I hope, we will meet again 
And you must leave in a few days, before the sun rises over the skyscrapers 
And the city landscape comes into view, sweat on my skin, this mess we're in, the city sunset over me