12.4.14

Arka bahçelerde dişlediğim mür

I love your eyes, my dear
Their splendid sparkling fire

When suddenly you raise them so
To cast a swift embracing glance

Like lightning flashing in the sky
But there's a charm that is greater still

When my love's eyes are lowered
When all is fired by passion's kiss

And through the downcast lashes

I see the dull flame of desire

10.4.14

07:35:46

Yüzünün çevresinde dolaşan parmaklar dudak kenarında bir duraksadılar, anlardan an beğenen hafıza geçilen ara kapıları getirdi önüne. Daha o sabah benzer bir günü onunla da geçirmeyi dilemişti. Yine aynı soruyu sormuştu karanlıkta, “Ne yapmamı istersin?” 21 gün önce sorulan aynı soruyu binlerce defa düşünmüştü de verilebilecek cevapları hiç düşünmemişti. Kıyafet uygunsuzluğunun sürüklediği alkol dolu gecenin sonunda “bakamamak” da ne oluyor! Tek yapabildiği öpmek, öpmek. Binadan acele ile çıkışını, yanına vardığında sarılıp koklayışını hatırlamakla yumrukları arasında bir korelasyon olmalı. O an bir takım kas gruplarını harekete geçiriyor ve kendini yumruklarını sıkarken buluyor. Sabah sabah, bir ceza gibi uyandırmaya çalışmalar, saatlerimiz 07:35:43’ü gösteriyor. Saniyeleri de sayar oldum. Boynundaki zinciriyle birlikte atan o nabız, sayımda büyük bir yer oynuyor. 07:35:44, 07:35:46…

Güzel bir gündüz ile başlayan günün bitmeye yaklaştığı o saatlerde unutulan bir anahtarın kapağını açtığı acele ile bitirilen bir bira. Üzerime çizilecek yeni eğrilerin hayali, kalbim atıyor. Mekan değişikliği, mekanlar değişikliği. Duvarları eski tuğla kaplı güzel kokan dükkanda şimdi yumuşak ayak parmak uçlarını düşünüyor. Ondan uzun olduğu tek anı ona sarılarak geçirmeyi tercih etmiş olması ve bir de kapıdan çıkmadan önce o son sarılışı. Sarmaşıklar. Kapanan kapı ardından kapanan gözler. Bir kez daha şaşırarak dönüp yan yastığa ve üzeride yatana bakmanın verdiği his normal şartlar altında eşittir dalgaların çekilirken çıkarttığı kıtır kıtır ses. Dışarıda serin hava ve ben onu gözlerini açmaya zorluyorum. 21 gün önce sipariş edilen, harmonik salınımlarla ulaşılan boş evin bir odasında 37-46 dansının devamını izliyoruz. Binlerce saniyem kayıp, hatırlayamıyorum (işte burada küfür etmenin tam sırası) Dallarla kaplı koca bir pencereye uyanılan o anda, saliseli göz kırpışlarının arasında karanlıkta açılan bir çift gözün manzarası. Sonrası çiçek, sonrası çiçeklerden bir düet.

Parmak uçlarımı gıdıklayan saklallar, bu anı unutmak istemiyorum ama sormadan da edemiyorum, ben seni hiç ayık göremeyecek miyim? Vedasında pencereden sarkarken yüzümü kapatan kıvıcıklar, az önce karşımızda şimdi karşımda olan bir kule, vakti gelen zaman. Elimi tuttuğu an akımının ve günün sabahında soğuk denizin sularına soktuğum ayaklarımdan iletilen enerjinin, üzerimize akan su ile vücutlara geri dönüşü, titreyen eller. Sarılmak (21 gün sonra), çalan telefon (8 gün sonra), öldürecek bir beni mi buldun? Öyle gülme çocuk, kafanı önüne eğerek, gözlerini kapatarak, öyle tatlı gülme çocuk! Denize açılan pencere önünde içilen sigaraların dumanı, yoluna saçlarımdan başlayıp omzumdan aşağıya doğru yolculuğuna devam eden su damlası, bunları hep yola delalet. Zaten açık ve bana bakan iki göz, çığlık atmak istiyorum. Ağaçlarla kaplı yolda denize yapılan yolculuk yazılmıştı, odada olmadığı o bir kaç saniye tavana bakarak şükrettim. Eşşek arıları tarafınfan sokulacak dilin ettiği kelamlar ne ılık su ne de alınan derin nefeslerle hoş görülebilir. Tamamen aptallık, tamamen armutluk. Uzun boyunu farkedip ne kadar çok anı kaçırdığına hayıflanmalar, uyumalar, uyanmalar. Halbuki nasıl ve hangi arada dalındığı bilinmeyen ani uykudan önce cevabım “herşeyi” olmuştu. Sokak köşesinde elimde titreyen telefona bakarken nerden bilirdim ki minik parmaklarımı ertesi gün gri dalgalı denize bakan adamın ayakları altına saklayacağımı? Manzarının keyfini sürmek (üstte) diye birşey vardı değil mi, evet var. Çimlere yatıyor olsak bile ağrımaz o kol. Taksinin peşinde elele koşsak bile. Geçme. Sence geçer miyim? Bilmem, geçer misin? Dikkatlice beni izlediğini biliyordum ve buna rağmen hiç bir adımı değiştirmedim, lenslerimi çıkarttım, dişlerimi fırçaladım. Yani galiba. Hatırlamıyorum. Armut! Yerden gözlerimi kaldıramadığım o saniyelerde görüş alanımda ince uzun bacaklar, ben hipnotize. Saçlarıma özenle yerleştirdiğim deniz kokusu artık yok, kurulanma seansındayız.

Göğsüne bir hipopotam gibi çöktüm. Nefes. Aklıma dönüp arkaya baktığın o kordinatları yazdım. Hindistan cevizi kokusu (aklında bıraktığımı umduğum bir diğer koku) Ayrıca kol benim, ağrı benim, sana ne? (Bunu da söyledim, ah tam dayaklık) Bütün o günler boyunca, hele ki top oynayanları seyrederken, çatalımı batırdığım ahtapotu ağzıma götürürken, hep diledim, hep diledim. Hadi kalk! Saçlarım kıvırcık. Ortam karanlıktı ve ben seni arıyordum. Hediye gibi geldin, hoşgeldin.


9.4.14

landscape, sweat, mess, sunset

Can you hear them? The helicopters? 
You're in New York.
There was no need for words then, we've sat in silence. 
You've looked me, in the eye directly. You've met me, I think it was Saturday, the evening
The mess we're in and the city sunset over me  
Night and day I dreamed of making love to you, now baby love making on screen, impossible dream And did you see the sunrise over the sea? The freeway, reminding of this mess we're in?
And the city sunset over me 
What were you wanting? (What was that I wanted?) 
I just wanna say, don't ever change
Now baby I'd thank you, I hope, we will meet again 
And you must leave in a few days, before the sun rises over the skyscrapers 
And the city landscape comes into view, sweat on my skin, this mess we're in, the city sunset over me 

7.4.14

The cosmos is also within us, we're made of star stuff

"Üşenmedim,

hemen o gece ona aşık oldum."

Tek hatırladığım Lakmé de Delibes - Flower Duet çalıyordu.  
Askıda duran kırışık kıyafetlerden utanarak dükkanı anlatıyorum, masanın üzerideki karışıklığı toplama telaşı, 
Koltuğa oturup tavana, etrafına bakıyor, sevimliymiş diyor,
kapıyı kilitleyip yokuşu yanyana tırmanmaya başlıyoruz
Elleri cebinde, ben çantama sıkı sıkı sarılmışım.
İstiyorum ki bir kere de denize karşı uyanalım. 
Huzur.
Gülümsüyorsun. Kafanı hafifçe aşağı ve sola eğip, gözlerini kısa bir süre kapatarak. 
güneşte kuruyan saçlarımın kokusu burnuma geliyor. 
Tembel bir pazar sabahı
Beyazlar içinde bir yatak.
Yukarıdan bakacak olursak, ben yüzüstü yatmışım. 
pastel mavi
Tek kolum yastığın altında, yastığa sarılmışım. Saçlarım kıvırcık ve dağınık, bir kısmı yüzümü saklıyor. Yorgan belime kadar açık, diğer kolum görünmüyor. Ama biliyorum ki yorganın altında ayağım ayağına değiyor. Sen ise sırtüstü yatmışsın, üzerinde kolsuz beyaz bir tshirt. Tek kolun (sağ) göğsünün üstünde, kafan hafifçe sola yatmış. Bir burun profili bahşedilmiş yukarıdan bakan izleyiciye. Boynundaki gümüş kolye cildine dayanmış, bir kısmı da yastıkla boynun arasında kalan o boşlukta nabzınla birlikte minik minik salınıyor. Belli belirsiz. Tshirtünün beli hafifçe açılmış, buğday renkli, lezzetli tenin açıkta. 
Ben sağdayım, sen solda. Hafifçe uyanıyorum. Sana doğru dönüp, burnumu boynuna saklıyorum, derin bir nefes alıyorum. Sen de hareketleniyorsun. Bacağımı bacağının üzerine atıyorum, kolumu da beline. Sağ kolunu hafifçe aşağı indirerek dirseğimden tutuyorsun. Derin nefeslerle uyumaya devam ediyoruz.
Gözümü hafifçe aralıyıp, gülümsüyorum.
Denizin iyotlu kokusu. Derin bir nefes.
Birbirimize bakıp gülümsüyoruz


31.3.14

Kanasın dünyam, yansın oldu olacak \ Hiç yaşanmamış günler destanı 6

Gigi: Hey Conor, It's GiGi, I just thought that I hadn't heard from you, and I mean how stupid is it that a girl has to wait for a guy's call anyway, right? Cause we're all equal right? more than equal. more women are accepted into law school now then men. Call me, oh this is GiGi, call me.

Masadayız. Ben uzanıp ekmekten bir parça daha koparıyorum. Hiç çekinmeden ortamızda duran salatanın suyuna banarak oburca ağzıma atıyorum, o esnada söylediğin şeye kıkırdıyorum. Hava serin, deniz kenarında, koyu renk tahta, alçak bir masadayız. Balıkları söylemişiz (çipura ile palamut).

Tabağın kenarındaki bir rokayı elimle alıp ağzıma tıkıştırıyorum. Gökyüzü öyle mavi, güzel bir öğleden sonra. Güneş manzaramızda yok ama henüz batmamış. Kocaman bir kahkaha atıyorum -artık neden bahsediyorsak, garson balıklarımızı getiriyor.


Çatal bıçak sesleri, tatlı da söylesek mi?

29.3.14

Gülüşüne cihan değer, hal hal / Hiç yaşanmamış günler destanı 5

This time
(She loves him)
I'm gonna keep it to myself
(She loves him)
This time
(She loves him)
I'm gonna keep me all to myself
(She loves him)
But he makes me want to hand myself over
(She loves him)
And he makes me want to hand myself over

(She loves him)

Vapura yetişmek için hızlı adımlarla alt geçitten geçiyoruz. etrafa balık ekmek kokusu hakim. -İşte burda, diyorum arkamızda kalan balık pazarını göstererek. -Oturup atmıştım sana o mesajı, bir saniye sonra da sen aramıştın. Minik bir kikirdeme sesi geliyor benden, sakince gülümseyip başını sallıyorsun, arkana, gösterdiğim yere doğru bakarak yürürken.

Vapur gelmiş ama kalkmasına biraz daha var, içindeki yolcuları indiriyor henüz. Gece, günlerden perşembe. Denizin iyotlu kokusu. Derin bir nefes.

Suyun üzerinde sallanıp duran iskeleden vapura binerken, elimi tutmuşsun, tek kişilik biniş iskelesinden geçmeye çalışırken arkandan yürüyorum. İçerisi sıcak, pencereler dev. Kenarlardan birine oturuyoruz. Vapur hareket ederken dışarıya bakıyoruz, cümleler gereksiz. İkimizinde aynı müzik çalara bağlı kulaklıklarımız kulaklarımızda, Man-o-to çalmaya başlıyor. Birbirimize bakıp gülümsüyoruz, kolunu arkadan atıyorsun, elin omzumdan aşağı sarkıyor. Ben de iyice koynuna gömülüyorum gözlerimi kapatıp, sen gözlerini ayrımadan denizin üzerinden köprüye doğru bakmaya devam ediyorsun.

28.3.14

Ratamahatta / Hiç yaşanmamış günler destanı 4

Eğer aşk yoksa insanın hiç tanımadığı bir yabancıyı bu kadar ezbere bilmesi mümkün müydü? Elinde olsa ruhunu ruhuna yapıştırıp üstüne koli bandı sarardı.

Tembel bir pazar sabahı, üzerine pencereden giren güneş ışığı düşen yatağın ucundaki kedinin fokurdamasından başka ses yok. Beyazlar içinde bir yatak. Ucunda tekir bir renk lekesi.

Yukarıdan bakacak olursak, ben yüzüstü yatmışım. Üzerimde pastel mavi askılı bir bluz. Tek kolum yastığın altında, yastığa sarılmışım. Saçlarım kıvırcık ve dağınık, bir kısmı yüzümü saklıyor. Yorgan belime kadar açık, diğer kolum görünmüyor. Ama biliyorum ki yorganın altında ayağım ayağına değiyor. Sen ise sırtüstü yatmışsın, üzerinde kolsuz beyaz bir tshirt. Tek kolun (sağ) göğsünün üstünde, kafan hafifçe sola yatmış. Bir burun profili bahşedilmiş yukarıdan bakan izleyiciye. Boynundaki gümüş kolye cildine dayanmış, bir kısmı da yastıkla boynun arasında kalan o boşlukta nabzınla birlikte minik minik salınıyor. Belli belirsiz. Tshirtünün beli hafifçe açılmış, buğday renkli, lezzetli tenin açıkta. Kedi hala fokurduyor, az sonra uyanacağımı anlamış.

Ben sağdayım, sen solda. Hafifçe uyanıyorum. Sana doğru dönüp, burnumu boynuna saklıyorum, derin bir nefes alıyorum. Sen de hareketleniyorsun. Bacağımı bacağının üzerine atıyorum, kolumu da beline. Sağ kolunu hafifçe aşağı indirerek dirseğimden tutuyorsun. Derin nefeslerle uyumaya devam ediyoruz.

Kedi ön patileri üzerinde gerinip, minik ama dikkatli adımlarla yüzümüze doğru yaklaşıyor. Bel hizamızda kalan boşlukta duruyor, kendini hafifçe sağa atıp yatarak patilerini yalamaya başlıyor. Gözümü hafifçe aralıyıp, gülümsüyorum.