Kafası hatalara vura vura öldürülmüş bir ahtapot ile midye keyfine hazır mıyız? Buralara sığmaz bu salaklık, beraber aynı eve çıkmak lazım.
Derim ki kurşun kalemle yazılmış gibi silinebilirdi keyfimize baksaydık ve standart şanlı tarih, öpmekle başlasaydı o döngü. Karmanın dönüp dolaşıp beni vurduğu o böcek prototipi, inecek var!
Neden dünyanın haline üzülmek varken hala iki çay söylemenin (biri açık) peşindesin?
-Mind the gap
İşte sana metro, işte sana dikkkat etmen gereken boşluk.
27.1.14
21.11.13
1.11.13
Like a you or a me
maggie and milly and molly and may
went down to the beach(to play one day)
and maggie discovered a shell that sang
so sweetly she couldn't remember her troubles, and
milly befriended a stranded star
whose rays five languid fingers were;
and molly was chased by a horrible thing
which raced sideways while blowing bubbles:and
may came home with a smooth round stone
as small as a world and as large as alone.
For whatever we lose(like a you or a me)
it's always ourselves we find in the sea
went down to the beach(to play one day)
and maggie discovered a shell that sang
so sweetly she couldn't remember her troubles, and
milly befriended a stranded star
whose rays five languid fingers were;
and molly was chased by a horrible thing
which raced sideways while blowing bubbles:and
may came home with a smooth round stone
as small as a world and as large as alone.
For whatever we lose(like a you or a me)
it's always ourselves we find in the sea
ayan pinhan nişan
insan insan derler idi
insan nedir şimdi bildim
can can deyu söylerlerdi
ben can nedir şimdi bildim
kendisinde buldu bulan
bulmadı taşrada kalan
canların kalbinde olan
inanç nedir şimdi bildim
bir kılı kırk yardıkları
birin köprü kurdukları
erenler gösterdikleri
erkan nedir şimdi bildim
sıfat ile zat olmuşum
kadr ile berat olmuşum
hak ile vuslat olmuşum
mihman nedir şimdi bildim
Muhyiddin der Hak kadir
görünür herşeyde hazir
ayan nedir, pinhan nedir
nişan nedir şimdi bildim
14.9.13
Building Steam With A Grain Of Salt
From listening to records i just knew what to do
I mainly tought myself
And, you know, i did pretty well
Except there were a few mistakes
But um, that i made, uh
That i've just recently cleared up
And i'd like to just continue to be able to express myself
As best as i can with this instrument
And i feel like i have a lot of work to do
Still, i'm a student - of the drums
And i'm also a teacher of the drums too
What makes cancer tenatious?
The moon rules the fluids
Including the inner juices of human beings
That which assimilates and feeds the body
So the crab feeds his astral plane
Assimilating and distributing all he receives
Slowly, until it becomes apart of you
I can fly through the strangest land
Black satin starry eyes, brown smiling face...
And i would like to able to continue
To let what is inside of me
Which is, which comes from all the music that i hear
I would like for that to come out
And it's like, it's not really me that's coming
The music's coming through me
I mainly tought myself
And, you know, i did pretty well
Except there were a few mistakes
But um, that i made, uh
That i've just recently cleared up
And i'd like to just continue to be able to express myself
As best as i can with this instrument
And i feel like i have a lot of work to do
Still, i'm a student - of the drums
And i'm also a teacher of the drums too
What makes cancer tenatious?
The moon rules the fluids
Including the inner juices of human beings
That which assimilates and feeds the body
So the crab feeds his astral plane
Assimilating and distributing all he receives
Slowly, until it becomes apart of you
I can fly through the strangest land
Black satin starry eyes, brown smiling face...
And i would like to able to continue
To let what is inside of me
Which is, which comes from all the music that i hear
I would like for that to come out
And it's like, it's not really me that's coming
The music's coming through me
20.6.13
next
The future teaches you to be alone
The present to be afraid and cold
So if I can shoot rabbits
Then I can shoot fascists
Bullets for your brain today
But we'll forget it all again
Monuments put from pen to
paper
Turns me into a gutless wonder
Gravity keeps my head down
Or is it maybe shame
At being so young and being so
vain
Holes in your head today
But I'm a pacifist
I've walked La Ramblas
But not with real intent
And on the street tonight an old man plays
With newspaper cuttings of his
glory days
And if you tolerate this
Then your children will be
next
16.2.13
St-Sulpice! St-Sulpice?
Yanlış telafuz edilen kelimelerle dolu dev ellerinin dipsiz avuçları. Kendini solak zanneden bir sağ elin ışıklar içindeki manzara karşısında bile düğmeye bir türlü basmayışı midesine ağrılar soktu. Kulenin sıçrayan su birikintilerindeki yansımasına öylece bakakalmışken üzerine doğru gelen, sıkıntıya gebe, o fil büyüklüğündeki kestaneyi farketti. Yalandan bir samimiyetle gelip de göğsüne oturan ağırlık eşliğinde gardiyanını bekleyen bir mahkum gibi nemli mavi gözlere dik dik baktı. Konuşulamayan dillerde öpüşmeyi hayal ederken 'kendi olmama hali' nin vücut bulmuş şeklini o hiç alışkın olmadığı manikürlü tırnaklarında farketti. Şapka büyüklüğünde çorapların eşliğinde söylenen şarkı sözleri o hiç koklanmamış saçlarının dalgalarında kayboluyordu. Öksürük ve ateşler içinde uyandığı o gecelerde meğer rüyalarında Paris metrosunu görür dururmuş, kulağına ölülerin şarkı söylediği beyaz ışıklı trenler. Dikenli deniz kestanesinin parlak kardinal melon renkli etini yerken ağzında hissettiği o garip süngerimsi tadı hatırladı yeşil bir kompartmanda ilerlerken. Naneli çayla ferahlattığı düşünceleri hala canlı istiridyeler gibi tiz bir sesle ölüyordu halbuki. Dürüst olmak tshirtünün üzerinde güvenlik yazan, bırak kalbi üzerine yattığı yatağı bile kırabilen bir adamın seçtiği zor ölümdü. Tek taraflı dil tutulması ile hiç yaşanamaz hale gelen bu saçma aşk hikayesi vücut sıvılarının kaldırım kenarlarına tükürülmesi gibi kolayca sistemden atıldı. Halbuki bu durum nezaketen de olsa yasaktı. Pabuç kadar dilinin acıtmasa da kanattığı canı metronun renkli koltuklarında kalabalıktan sıkışmış çantanın içinde eriyen çikolata ile hemen hemen aynı kaderi paylaşıyordu. Kara bir toprak parçası üzerinde güneşte oturulan park bankı bir anlık bir yakınlaşma sağlasa da edilen saçma sapan iki cümle dikkatleri içinde ördeklerin yüzdüğü, üzerindeki köprüden turuncu bisikletli güzel kızların geçtiği büyükçe bir su birikintisine sahip, bol tereyağlı kurabiyelerle beslenmiş sağlıklı insanların şehrindeki manzaraya çekti. Yüzen bir barda içilen bir kadeh beyaz şarabın yaptığını kimse ama kimse, hiç kimse daha önce yapmamıştı ona. Bir türlü gerçek olamayan o hayali otel odası, ödemesi gereken borcunun bitmesine daha ne kadar kaldığını bilmeyen adamlarla ne istediğini bilmeyen kadınlar arasındaki şikayet savaşında ortaya çıkmıştı. Başarısızlıklarla örülü bu hikayenin soğuk, buz gibi soğuk bir havada dua ile hafifleyecek suçluluk duygusu eşliğinde yaşanması gidilemeyen parklarda görülemeyen zürafaların ne kadar umrundaysa o ünlü kulenin altında cirit atan farenin de o kadar umrundayıi aslında. Bok yemenin fransızcası! Mevsim gereği kahverengi suları taşan nehirde sessizce sürüklenip, ıslanıp, parçalanıp, dibe giden ve hatta aslında büyük bir kısmı yok olan o sümüklü mendil parçasının başına gelenler tamamen benim suçum, herşey benim yüzümden oldu. Yağmur yağıyordu da kaybolan eldivenlerim için artık daha fazla üzülemeyecektim.
13.2.13
I should have insist
Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile döğmeyince kıt verdi
Benim sadık yarim kara topraktır
12.1.13
matador
Köpekbalığı dişine takılan böğürtlen gibiyim. Zavallı hayvan böğürtleni nerden buldu? Çıkmaz da şimdi o ordan kolay kolay. Zencefil kokusuna bürünmüş, uzun paçalarından kan akan zavallı ben, yeşil ve dalgalı bir denizde savrulan simit gibi yalpalayarak yürüyorum. Koltuk kaplamakla yükümlü ustaların elinden çıkmış makaslar saplı aynalı kapı halimden ne anlar? Merak içindeyim ama park yapılmaz işaretini geçemiyorum. Tüylenmiş sabrım yavaş yavaş kaybolan ejderaha ateşi gibi benden uzaklaşıyor, tahammülüm inci kadar narin. Kemiklerim mantarlar kadar kırılgan, sessizce sonraya dokunuyorum. Ruhuma giydirdiğim gömlek, aya bakarken korkularımı içine sakladığım güvercin sesleri kadar boğuk ve uğultulu. İç boğuntusu, üzümlerin bağ bozumu… Saçlarımı koklar mı acaba? Ölçer mi santim santim 34.421 metre olan aşkımı? İnek, turna, deniz.. Bunların hepsi hayal, hepsi birer lüks. Göğsümde taşıdığım Paris heyecanı, paçoz kıyafetlerle oturup çay içtiğim sandalyem ile farklı renklerde, kim inanır? Telefonun çalmasıyla hırkamın kıvrımları ile kurduğum iletişim koptu, sokaktan geçen şapkalı Finli ile göz göze geldik. Olacak olan 0.3 milisaniyelik bir acı sonrasında gelen kimsesiz gözyaşları ile bulanmış bir şehvet. Vanilya kokulu şehvet yüz yüze yaşanır. Bankada 3 sene saklanıp da artık pırasa sapı kadar değeri olan duygular, canavarlaşıp kükrese ne olur sanki? Derin ve manalı bir uyku içinde denklemi çözmeye çalışmak, kedinin kare kökünü almak, önemli yerleri fosforlu kalemle çizmek… Ne olacaktı sanki, kalp bu kırılıyor işte.
13.12.12
kalpteki
kahvenin önünden şöyle salınıp geçerken
hayat duruldu sanki zamana değmeden
bulaşır neşesi,konuşup söylerken
dağılırdı gam keder insanın kalbinde
mahallenin sevgilisi
kadeh gibi çınlar sesi
yaz kış acık penceresi
ah, Sabahat abla
patiskadan perdeleri
rüzgar taşır etekleri
saksıları çiçekleri
ah, kokuyor hala
camlarına vururken batan güneşin rengi
radyoda incesaz söyler kalptekini
ne ruhun esrarı ne aşkın kudreti
herkes öder gün gelir hayırına düşeni
mahallenin afliisi
siyah meşinden ceketi
yara gibi gülümserdi
ah, Eşref abi
rakıyı susuz içerdi
sabahat ablayı sevdi
ortalığı duman etti
ah, Eşref abi
ikiside sahipsizdi kimse bilmez neden bitti
kavuşmadan kaderleri bu şarkı bitti...
12.12.12
Efsaneperdaz
İhtiyarlar şöyle der: "Neden bir tane! On tane alın!"
Bir gün biz de ihtiyarlayacağız Çetin. Zembereğimiz boşalacak. İçimizde bakılacak, araştırılacak bir şey kalmayacak. Biz sadece biz olacağız, "ümitsizce kendimiz" olacağız. Hastane binalarına hayranlıkla bakacağız: "Buranın kardiyoloji servisi iyiymiş diyorlar." İlaçlarımızı plastik bir margarin kutusuna koyup yanımızda taşıyacağız. Şehirde yapamayacağız artık Çetin, binalardan ve otomobillerden usanacağız. Ankara'dan ayrılacağız. Şehrimizden... Herşeyi satıp savıp deniz kıyısında bahçeli bir eve yerleşeceğiz. Bütün paralı şehirlilerin, sürükleyip getirdikleri maddi güvencelerle birlikte döküldükleri bu hayal-denize, ne yazık ki biz de döküleceğiz. Ağaçlarla ilgileneceğiz, bitkilerle ve onlara iyi gelecek şeylerle: Işıklarıyla, su gereksinmeleriyle ve böcek ilaçlarıyla... Dış dünyanın bilgisiyle meşgul olacağız. Ağaçlara, çiçeklere, kuşlara, balıklara isimleriyle sesleneceğiz. Şehirde, doğanın bizi yalnızca bir ceset olarak kabul edeceğini düşünürken, orada, deniz kıyısında doğaya aitmiş gibi hissedeceğiz kendimizi. Çıplaklığımızı seveceğiz. En önemli sistemlerin sindirim ve boşaltım sistemleri olduğu konusunda coşkulu bir biçimde hemfikir olacağız ve pekliğe iyi geldiğini bildiğimiz otları kurusun diye ters çevirip savyanın tavanına asacağız.
Sen sormadan söyleyeyim, balık da tutacağız Çetin. Küçük bir motorla sabahları pata pata pata balığa çıkacağız. Tatile gelen genç, hevesli oltacıların "Burada ne balığı çıkar?" sorusuna, birbirimize bakıp, "Say, aklına gelen bütün balıkları say, hepsi çıkar!" diye yanıt vereceğiz.
Kışları, kıyı tenhalaştığında, sandalyelerimizi ılgınların altına koyup denizi seyredeceğiz. Geçmişten konuşacağız. Bütün yaşadıklarımızı bıkmadan, usanmadan ve artık utanmadan hatırlayacağız. Deniz azacak burnumuzun dibine kadar gelecek. Hırkalarımıza iyice sarınacağız. Bedenlerimiz, olan biteni kabullenmemize olanak tanıyacak bir hızla çevikliğini, gücünü, dayanıklılığını yitirmiş olacak.
Hayatı, büyük çaresizliğimizi, nihayet anladığımızı düşüneceğiz. İçimizde bilmediğimiz bir şeylere isyan etme isteği doğacak.
Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek.
Bir gün başlarımızda şapkalarımızla bahçede çalışırken, genç bir kadın duvarın ardından çekinerek seslenip, tek bir kökten mor, kırmızı, siyah ve sarı biberler veren süs biberlerinden bir tane koparıp koparamayacağını soracak. Sen ya da ben (Ne farkeder!) şapkamızı çıkaracağız, başımızı kaşıyacağız ve yumuşak, kur yapar bir edayla, "Neden bir tane! On tane alın!" diyeceğiz.
Bir gün biz de ihtiyarlayacağız Çetin. Zembereğimiz boşalacak. İçimizde bakılacak, araştırılacak bir şey kalmayacak. Biz sadece biz olacağız, "ümitsizce kendimiz" olacağız. Hastane binalarına hayranlıkla bakacağız: "Buranın kardiyoloji servisi iyiymiş diyorlar." İlaçlarımızı plastik bir margarin kutusuna koyup yanımızda taşıyacağız. Şehirde yapamayacağız artık Çetin, binalardan ve otomobillerden usanacağız. Ankara'dan ayrılacağız. Şehrimizden... Herşeyi satıp savıp deniz kıyısında bahçeli bir eve yerleşeceğiz. Bütün paralı şehirlilerin, sürükleyip getirdikleri maddi güvencelerle birlikte döküldükleri bu hayal-denize, ne yazık ki biz de döküleceğiz. Ağaçlarla ilgileneceğiz, bitkilerle ve onlara iyi gelecek şeylerle: Işıklarıyla, su gereksinmeleriyle ve böcek ilaçlarıyla... Dış dünyanın bilgisiyle meşgul olacağız. Ağaçlara, çiçeklere, kuşlara, balıklara isimleriyle sesleneceğiz. Şehirde, doğanın bizi yalnızca bir ceset olarak kabul edeceğini düşünürken, orada, deniz kıyısında doğaya aitmiş gibi hissedeceğiz kendimizi. Çıplaklığımızı seveceğiz. En önemli sistemlerin sindirim ve boşaltım sistemleri olduğu konusunda coşkulu bir biçimde hemfikir olacağız ve pekliğe iyi geldiğini bildiğimiz otları kurusun diye ters çevirip savyanın tavanına asacağız.
Sen sormadan söyleyeyim, balık da tutacağız Çetin. Küçük bir motorla sabahları pata pata pata balığa çıkacağız. Tatile gelen genç, hevesli oltacıların "Burada ne balığı çıkar?" sorusuna, birbirimize bakıp, "Say, aklına gelen bütün balıkları say, hepsi çıkar!" diye yanıt vereceğiz.
Kışları, kıyı tenhalaştığında, sandalyelerimizi ılgınların altına koyup denizi seyredeceğiz. Geçmişten konuşacağız. Bütün yaşadıklarımızı bıkmadan, usanmadan ve artık utanmadan hatırlayacağız. Deniz azacak burnumuzun dibine kadar gelecek. Hırkalarımıza iyice sarınacağız. Bedenlerimiz, olan biteni kabullenmemize olanak tanıyacak bir hızla çevikliğini, gücünü, dayanıklılığını yitirmiş olacak.
Hayatı, büyük çaresizliğimizi, nihayet anladığımızı düşüneceğiz. İçimizde bilmediğimiz bir şeylere isyan etme isteği doğacak.
Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar tekrar sevindirecek.
Bir gün başlarımızda şapkalarımızla bahçede çalışırken, genç bir kadın duvarın ardından çekinerek seslenip, tek bir kökten mor, kırmızı, siyah ve sarı biberler veren süs biberlerinden bir tane koparıp koparamayacağını soracak. Sen ya da ben (Ne farkeder!) şapkamızı çıkaracağız, başımızı kaşıyacağız ve yumuşak, kur yapar bir edayla, "Neden bir tane! On tane alın!" diyeceğiz.
25.5.12
Ah!
tuti-i mu’cize-guyem ne desem laf değil
çerh ile söyleşemem ayinesi saf değil
ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana
ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil
yine endişe bilür kadr-i dür-i güfarım
rüzgar ise deni dehr ise sarraf değil
girdi miftah-i der-igenc-i maani elime
aleme bezl-i güher eylesem itlaf değil
levh-i mahfuz-i sühandir dil-i pak-i nef’i
tab’-i yaran gibi dükkançe-i sahhaf değil
oturup içeceksin!
Bırakamam seni ben
Yanımdan gidemezsin
Seviyorsan benimle
Oturup içeceksin
Uzaklarda aramam çünkü sen içimdesin
Taht kurmuşsun kalbime en güzel yerimdesin
Her an seni canımda ruhumda duyuyorum
Aşkınla sarhoşum ben çılgınca seviyorum
Artık anmak istemem
Ayrılığın adını
Seninle alabildim
Mutluluğun tadını
Ayrılığın yükünü kaldırıp taşıyamam
Dünyaları verseler ben sensiz yaşayamam
Subscribe to:
Posts (Atom)