19.4.10

Frabjous

akşamözdü, yavışkan burguleler
döndeleyip cermelerken günsatba
uyudüşmüş kalmışlardı karpüsler
yemizler derseniz ak-ök begirba.

ejdercenkten sakınasın ey oğul,
keskindir dişleri, pençesi yaman.
cub cub kuşu görürsen işin duman
hele gaddar yakvakvaktan kaç kurtul!

aldı gümüş kılıcını eline
uzun süre korularda dolaştı.
dinlendi altında tumtum dalının
herkesten çok buna kendisi şaştı.

böyle üzgün süzgün düşünedursun
alev saçan gözleriyle ejdercenk
çıkageldi neşil norman içinden
gark diyerek atladı binbir hendenk.

sağsol, solsağ, fışt pışt, şak şuk, bir iki
gümüş kılıç biçti, kesti, doğradı
gebertti düşmanı, sonra bizimki
beş nala nayrıldı neşil normandan.

ejdercenki öldürdün ha, ey oğul?
alnından öpeyim sevgili dumrul!
ey kutlu gün, şaşa maşa, çok yaşa!
ben gideyim, geçtin artık sen başa.

akşamözdü, yavışkan burguleler
döndeleyip cermelerken günsatba
uyudüşmüş kalmışlardı karpüsler
yemizler derseniz ak-ök begirba

19.3.10

Greed

I've seen it all, I have seen the trees,
(I've seen the willow leaves dancing in the breeze)
I've seen a man killed by his best friend,
And lives that were over before they were spent.

I've seen what I was - I know what I'll be
I've seen it all - there is no more to see

You haven't seen elephants, kings or Peru!
(I'm happy to say I had better to do)
What about China? Have you seen the Great Wall?
(All walls are great, if the roof doesn't fall)

And the man you will marry?
The home you will share?
(To be honest, I really don't care...)

You've never been to Niagara Falls?
(I have seen water, its water, that's all...)
The Eiffel Tower, the Empire State?
(My pulse was as high on my very first date)
Your grandson's hand as he plays with your hair?
(To be honest, I really don't care...)

I've seen it all, I've seen the dark
I've seen the brightness in one little spark.
I've seen what I chose and I've seen what I need,
And that is enough, to want more would be greed.
I've seen what I was and I know what I'll be
I've seen it all - there is no more to see

You've seen it all and all you have seen
You can always review on your own little screen
The light and the dark, the big and the small
Just keep in mind - you need no more at all
You've seen what you were and know what you'll be
You've seen it all - there is no more to see

3.3.10

Well the pleasure, the privilege is mine

Take me out tonight
Take me anywhere, I don't care
I don't care, I don't care
And in the darkened underpass
I thought Oh God, my chance has come at last
But then a strange fear gripped me
And I just couldn't ask

There is a light that never goes out

25.2.10

Ground Control to Major Tom

Çin yemeği yiyen Japonlar! Görülmüş şey değil! Havadaki fıstık yeşili ve öfkeli renk insanlığın tüm değerlerini oraya yerleştiği günden beri sistematik bir biçimde alaşağı etti. 8. Dünya Savaşı'ndan beri bu böyle. Gökyüzü artık fıstık yeşili. Evrimleşmeye bıraktığımız yerden devam etmek zorunda kaldık. Bunları düşünürken "Çay koy!" diye bağırdı. Düşüncelere dalmadan önce kaplanlarla ilgili izleye durduğum belgeselden kafamı kaldırırken elimde olmadan bıyıklar hakkında düşünüyordum. Bundan 2 sene önce, savaş daha bitmemişti, tramvaya bindiğimde oturması için yer verdiğim Kont L. teşekkür olarak bana kısa bir geleceği görme seansı önermişti. Elbette demek için ağzımı açıp, göz kapaklarımı birbirlerine değdirdiğim an kendimi çocukken okuduğum bir kitaptaki perili köşkte bulmuştum. Tüm odayı kaplayan yemek masasının üzerine yıkanmayı bekleyen kahve fincanları, şöminede ise boş bira kutuları yığılmıştı. Toz pembe perdelerin köşkün adını zedelediğini düşünmeden edemediğimi hatırlıyorum. Köşk perdesi dediğin ya kırmız ya siyah, bilemedin lacivert olur. Üst kata çıktığımda binlerce beyaz, ince, uzun kurdun küveti doldurduğu banyonun önünden geçmek zorunda kalmıştım. Hindistan'dan buraya bunun için gelmiş olamazdım. Bu sürreal geleceği görme seansında karşıma çıkan semboller, dünya haritası üzerine yerleştirilmiş "dünya" etiketinden de manasız geliyordu o zamanlar. Elimdeki dondurma erimemiş olsaydı elimde bir dondurma olduğunun farkına bile varamayabilirdim. Vişne rengi buzdan dondurma erirken ellerimi yapış yapış yapmak zorunda kalmıştı. Neon ışıklarla içine girmem gerektiği itinayla belli edilen odaya doğru ilerlemiştim. Yürürken şans eseri ayaklarıma baktığımda ayaklarımın olması gereken yerde gördüğüm toynaklar! Aklım başımdan gitmişti. Korkuyla gözlerimi açmıştım. Kont'a odaya giremediğimi söylemeliydim. Seasın en önemli yerinde uyanmıştım ve tabiki Kont'tan eser yoktu. Eve vardığımda platform topuklu çizmelerimden kurtulup, bir an önce kekik kokulu battaniyemin altına girmekten başka bir şey düşünemiyordum. Şimdi burnuma gelen o kekik kokusu betonarme yapılar arasında şıkışmış, yeşilden uzak kutu evimden beni alıp deniz minaresinden yaptığım eski evime götürdü. O seansta gördüğüm herşey gerçek olmuştu. O zaman inanmamakla ve unutmakla ne kadar büyük aptallık etmişim. Elma yemenin bile yasaklandığı bu günlerde çocukken izlediğim ağlak filmlerdeki figüranlardan da beter hissediyorum kendimi. Gözyaşlarım üzüm tanesi büyüklüğünde ağlıyorum artık ağladığımda, başım da ağrımıyor. Ailemin mumyalanmış cesetleri duvardaki kovuklarında yeniden dirilecekleri günü bekliyor sabırla. Otomatik pilottan başka seçeneği olmayan insanlığın yaşamında traktör sürülen günlerdeki acılardan eser yok şimdi. Mavi gökyüzü altında yapılan modern sanatın acıdan beslenen damarı "çıngıraklı fare" oyunundaki gibi kesildi. Bal ve kavanoz birbirinden ayrı artık. Oysa biz o gün bir salyangoz zerafetiyle birbirimize sarılıp, uzunca bir süre öyle kalakalmıştık.

18.2.10

I'm here

Ahşap bir bina... Sanırım binanın üst katlarından alt katlarına inmeye çalışıyorum ama zaman zaman bulunduğum yüksekliği anlamak olanaksız. Bazen alt kattayken kendimi aşağı inerek üst kata çıkmış buluyorum bazen de tam tersi. Her kapıda kapıyı açmaya yarayan ayrı bir mekanizma var. İki kişi olarak ulaşmamız gereken yere doğru ilerliyoruz. Etrafta başka yerlere ulaşmaya çalışan insanlar da var, bazen kapılarda karşılaşıyoruz. Kapıların mekanizmalarını çözme görevi bende. Kapılar daha doğrusu kapı olduğunu varsaydığımız duvarlar bazen enine bazen boyuna açılıyor, bazen de bambaşka bir mekanizmayı çalıştırarak odanın ters köşesinde açılıyor. Mekanizmalar genelde çarklar ve iplerden oluşuyor. İpler yağlı ve kirli, çarklar yer yer dökülmüş olsa da genellikle göz alıcı bir mavi ile boyalı.
Sonunda en alt kattayız ve bahçeye çıkacağız. Bizden önce kapıyı açıp dışarı çıkan gruptan görebildiğimiz kadarıyla bahçede bir parti var. Kapıya geldiğimizde düzeneği açmakta zorlanıyorum, kısa bir süre için de olsa azıcık aralayabiliyorum. O ince uzun aralıktan görebildiğim yüksek beyaz duvarlar ile çevrili bir avlu. Bir sürü çarkı ve ipi ilginç şekillerde birleştirdikten sonra tahmin ettiğimin tam tersi yönde açılan kapıdan bahçeye çıkıyoruz. Avluda tahta ve dev bir ahşap tekerleği masa olarak kullanan bir grup insan var, kimisini tanıyoruz. Hatta bir tanesi bizi partiye davet edenlerden. Esas bahçeye doğru devam ediyoruz. Hava güneşli ama yüksek beyaz duvarlardan dolayı avlu gölge ve serin. Büyük bahçede yerler, ağaç dallarından geçen ışık hüzmelerinin aydınlattığı çimenlerle kaplı, köşede bir havuz var. Havuza doğru ilerliyoruz. Arkadaşıma beni havuza itmesi için yalvarıyorum zira bir şekilde kıyafetlerle o havuza girmenin başka yolu yokmuş gibi geliyor. Ya yanlışlıkla düşmüş gibi yapmam lazım ya da birinin beni itmesi... Havuzun suyu sıcak ama asla ısıtılmış gibi değil. İçinde çiftler yüzüyor. Suyun yüzeyinde kıyafetleri ile sırt üstü, gökyüzüne baka baka çift halinde, yüzmek de denmez de sakin sakin su üzerinde salınıyorlar. Eleleler. Bu duruma biraz sinirleniyorum. Uzun süre sanki havuza girmeye direniyormuş gibi numara yapıyorum. En sonunda beni havuza atmaya çalışan arkadaşım muhabbetinden çok sıkıldığım bir çocuğu yanımıza çağırmakla beni tehdit ediyor. Hatta çağırıyor. Daha fazla direnmiyorum, hatta kendi kendime atlıyorum.

Havuzda dipteyim ve herşey muhteşem görünüyor. Nefesim sanki hiç bitmeyecekmiş gibi, hatta sanki su altında nefes alabiliyorum. Dipten; uzun saçların, gömleklerin su yüzeyinde dalgalandığı, çiftlerin salınımlarının ve su yüzeyine çarpan güneş ışıkların oluşturduğu mavimtrak manazarayı hayran hayran seyrediyorum. Uzun süre dipte dolanıyorum. Kendi saçlarımın su altında dalgalanmasını seyrediyorum. Üzerimde mavi beyaz kırmızı kareli bir gömlek var. Sonra bir köşeden su yüzeyine çıkıyorum ve arkadaşlarımı o köşede muhabbet ederken buluyorum. Konuşmaya katılıyorum. Havuzun köşesinde, hemen önümde duran lacivert, beyaza yakın sarı-yeşil minik ahtapot dikkatimi çekiyor. Havuzun suyu yavaş yavaş boşalırken ahtapot büyüyor. Sekizden fazla bacağı var ve çok inceler. Dokunuyorum. O da bana dokunuyor. Bacakların nazik ve zarif hareketlerini hipnotize olmuşçasına hayran hayran seyre dalıyorum.

14.2.10

Misery is butterfly

I was happy in the haze of a drunken hour
But heaven knows I'm miserable now
I was looking for a job, and then I found a job
And heaven knows I'm miserable now
In my life
Why do I give valuable time
To people who don't care if I live or die ?
Two lovers entwined pass me by
And heaven knows I'm miserable now
What she asked of me at the end of the day
Caligula would have blushed
"You've been in the house too long" she said
And I (naturally) fled
In my life
Why do I smile
At people who I'd much rather kick in the eye ?

12.2.10

Hancı!

Enses requirimus saevos nos,
nos ferrei reges servi fati,
morta ex terra mortiferra tela
in hostes bello ad moventes.
Equos frenamus furentes
Capi ta superba quatientes
mortem hostibus et luctem date
acrem di manes sternadis.
Ave Nevis, ave ferrum,
Ave tela, ave cruor
Ave pugna, ave moritur.
Skylon!

7.2.10

beklenti, hüküm, endişe

Zencefil turşusu ile beslenen kuzuyu 9 parçaya ayırarak küflenmeye bırakırsak ne olur? Tırnaklarımı şöminenin duvarına geçirerek uydurduğum bir çeşit mors alfebesi, ulvi olan ile kaderimi yakınlaştırıyor. Yalnız, çıkan sesler balıklarımı öldürdü. Akvaryumda şimdi sadece kof cevizler ve parçalanmış bir koltuk yüzüyor. Aslan, derenin karşı kıyısında ölen eşi için ağıt yakıyor. Sadece güneş batarken görünür olan kızıllık, aslan için bir kamufulaj. Merdivenin tepesinde duran ve bozulmamak için kapağı açık duran dolap kapağı ise kanatlarındaki beyazların parlayarak göz kamaştırdığı, süzme bir çığlıkla savaşa giden kocaman baykuşun arkasından kapandı. Kırmızı ile boyanan dudaklar badem dolu çekmeceyi açmayı başardığında şapkalardan fırlayan psikiyatrik ilaçlar ortalığı sakinleştirmek için çalışmaya başladılar. Saçlarım gıcırdayarak uzarken taksi ile bana layık olabilecek bir çam ağacı arayışı içindeydim, akabinde taksiden inerek çamlara doğru koşmaya başladım. Bir paketle beraber elime aynı anda ulaşan telgraftan, daireler çizen mandalina salyangozlarının dünya üzerindeki tüm balık pullarını ele geçirdiklerini öğrendim. Elimde olmayan nedenlerle tepsi içinde bana sunulan mısır tarlaları rüyamda bir galaksi dolusu karpuza dönüştü. Çaydanlık, üç sene önce göçebelerin siyah bulutlar altında kurdukları kamp alanında demledikleri çay ile dolu hala. Su ısıttığım telefon, paten kayan denizanlarının dev bacaklarına dolanmış olmalı. Alkış sesleri arasında eksilerle artılar durmadan birbirini götürüyor. Platin bir sarı yüzünden daralan görüş alanında sevişen lemurların, yarıkürenin tamamlayıcısı olan kafatası ile beraber verdikleri ilanda; herşeyin yakılacağı ve geriye kalan gri küllerle kesif kokunun danslarından çıkan zekanın parıltıları ile kör olunacağı detaylarıyla açıklanıyordu.

21.1.10

on/off

Gece her zamanki gibi üstüme üstüme geliyor. Az sonra yatıp uyumam gerekecek, nefret ediyorum. Aklıma yine kim bilir ne zaman duyduğum hikayeler, kendi kendime uydurduğum sahneler, başkalarının kabusları geliyor. Kendime acilen bir meşgale bulmam lazım yoksa yine uykusuz bir gece var önümde. Kitap okuyamam, seslere dikkat kesilir, okuduğumdan anlamam. Okuduğumdan anlamam halinde ise karanlık korkumu besleyecek yeni sahneler uydururum. Televizyon izleyemem; ya bir anda kapanırsa, elektrikler kesilirse, ya da bir gölge görürsem ekranda...Bilge'nin gelmesine daha çok var, çoğu gece onun kapıyı açtığını duymadan uykuya dalamıyorum. Bu da genellikle sabah oluyor. Garip ya da duymaktan korktuğum seslerden birini duyma olasılığına karşı radyoyu açıp Bilge'nin gelince kapatması için hol girişine koyuyorum. Arka planda kısık sesli bir müzik olsun yeter ama cızırtıya tahammülüm yok. O cızırtılar bir anda anlaşılabilir sözcüklere dönerse diye korkuyorum. Holün ışığını yanık bırakıp diğer ışıkları teker teker kapatarak odama doğru ilerliyorum. Banyoda olmaktan pek hoşlanmadığım için aynaya bakmadan hızla dişlerimi fırçalıyorum. Aklıma kanlı banyo hikayeleri geliyor. Dikkatimi fırçaladığım dişlere verip bir şarkı mırıldanarak aklıma gelen görüntüleri kovalamaya çalışıyorum. Ve yatağa girme ritüeli... Odanın ışığını kapatıp hızlıca gece lambasını açıyorum. Düşünmeye fazla vakit bırakmadan yatağa giriyorum. Tavana bakamıyorum, cama bakamıyorum, gözlerimi bir kaç saniyeden fazla kapalı tutamıyorum.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Kapı tıkırdıyor. Herhalde Bilge geldi. Sonunda uyuyabileceğim. Ama bir terslik var sanki. Her zamanki yerinde olan radyoya ayağı çarptı, radyo devrildi. O kocaman anahtarlığın sesini de duymadım. Bu başka biri olmalı, hırsız? Adımlarını duyuyorum. Odaya yaklaşıyor. Gözlerim açık, etraf karanlık ama pencereden gelen ışıkla odayı net bir şekilde görüyorum. Ama benim gece lambam açık değil miydi?

Uyandım. Yatakta doğruldum. "Yine kabus. Yine kabus." diye söylene söylene odaya bakıyorum; herşey yerli yerinde. Bilge daha gelmemiş... Kapı tıkırdıyor. İçeri birisi giriyor, pür dikkat dinliyorum. Radyo devrilmedi ama yine anahtarlık sesi yok... Odaya yaklaşıyor. Yattığım yerde dondum kaldım. Kıpırdayamıyorum. Ama ben yatakta doğrulmuştum?

Kabus devam ediyor demek ki. Bunları düşünebildiğime göre de karabasandayım ama ses nerde? O an karabasanın sesini duyuyorum, o tiz perdeden sinyal sesi... Ayaklarımı oynatmaya çalışıyorum, olmuyor. Sanki kıpırdayabiliyorum, ama o zaman neden uyanamıyorum? Gözlerimi aralayabildiğim o nadir anlarda odayı görebiliyorum. Karanlık. Ama karabasandaysam gözlerimi aralayamam, demek kabus da devam ediyor. Adam odamda, ben kıpırdayamıyorum. Sesim çıkmıyor. Adam yanıma yaklaşırken el parmalarımdan birini hafifçe kıpırdatmayı başarıp yataktan fırlıyorum. Adam yok, oda normal, kabim yerinden çıkacak.

Ve kapı tıkırdıyor, radyo devrilmiyor, anahtar şıkırtısı geliyor. İçim rahat. Ama benim yatağım burda mıydı? Kafamı çevirince direk koridoru görüyorum, koridor karanlık. Bir gölge var orda ve Bilge'nin değil. Ayağa kalkıp odanın kapısını kapatmak üzere hamle yapıyorum. O sırada gölge de hızla kapıya doğru hamle yapıyor ama radyonun kordonuna takılıp yere kapaklanıyor.

Ve uyanıyorum. Ufak bir çığlık çıkıyor ağzımdan. Herşey normal gibi. Bir oh çekip yeniden yatağa yatıryorum ve karabasan sesi. Karabasana girmeden çıkmaya çalışıyorum, bilen bilir dünyanın en zor ve güç gerektiren işidir. Çıkamıyorum. Aklımdan yine milyonlarca hikaye geçiyor; kanlı, canavarlı, tekinsiz, yeşilli, uğursuz... Kalbim yerinden fırlayacak. Sanırım bu sefer öleceğim. Çıkamıyorum. Uğraşıyorum, uğraşıyorum... Ellerim, ayaklarım taş kesilmiş; vücudum yatağa yapışmış, başım sanki görmem gerekenler varmış gibi duvar olmayan tarafa dönük, gözlerim hafif aralık. Kıpırdayamıyorum.

Ve bir anda çıkıyorum. Bu sefer avazım çıktığı kadar bağırdım. Daha doğrusu bağırdığımı sandım ama sesim pek çıkmadı. Herşey yine normal, yüzüm kapıya dönük bir ses gelmesini bekliyorum. Radyoda çalan şarkıyı duyuyorum. Ses gelmiyor. Yüzümü önüme döndüğümde onunla karşılaşıyorum. Masamın ucunda oturan birisi var. Yüzü tanıdık, hiç korkmayacağım birisinin yüzü. Ama üzerinde siyah bir pelerin var. Pelerinin kırmızı astarından yüzüne bir ışık yansıyor. Hiç tekin değil.
-Alper sen misin?
Ses yok.
-Ne işin var burda?
Gözlerini dikmiş bana bakıyor. O soruları sorabildiğimden bile emin değilim artık. Cevap vermesine zaten gerek yok. Suratına bakıyorum. Odaya kaçamak bakışlarla göz gezdiriyorum; herşey normal, herşey gerçek. Aklıma klasik ışık kapatıp açma numarası geliyor; hani rüyadaysan ışıkları açıp kapatamazmışsın ya... Elimi lambaya atıyorum, ışığı kapatıp açıyorum. Kapatıp açıyorum. Alper ya da her kimse o hala orda.
-Her şey bitti mi sanmıştın? diyor ya da dediğini zannediyorum. Dudaklarının kıpırdadığını görmedim. Kalın, derin bir ses.

Panik halinde ışığı kapatıp açamaya devam ediyorum ve farkediyorum ki açı yanlış. Kendimi görüyorum. Onun durduğu yerden bakınca görmem gereken açı ile kendimi görüyorum. Lamba benim lambam değil. Lambam öyle açılıp kapanmıyor.

Ve uyanıyorum.

Uzun süre bu sefer ne olacak diye bekledim. Duvara yumruk attım, canım acıdı ama yine de emin olamadım. Ayağa kalktım, salona giderken ışıkları tek tek yaktım. Radyoda hala saçma sapan bir şeyler çalıyordu. Cızırtı duymayı kaldıramayacaktım, kapattım. Televizyonu açtım.

4.1.10

Patlamış mısır

Sözüm meclisten dışarı dostlar
Bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum
Hani dilim dilim doğrasalar beni
Marmara, Ege, Karadeniz ve hatta Akdeniz cacık olur diyorum.

2.1.10

ON CATS:

Having a bunch of cats around is good. If you're feeling bad, you just look at the cats, you'll feel better, because they know that everything is, just as it is. There's nothing to get excited about. They just know. They're saviors. The more cats you have, the longer you live. If you have a hundred cats, you'll live ten times longer than if you have ten. Someday this will be discovered, and people will have a thousand cats and live forever. It's truly ridiculous.

18.12.09

10 green bottles standing on the wall, but if 2 green bottles should accidentally fall




According to the Pastafarian gospel, Mosey the Pirate captain received some advice from the Flying Spaghetti Monster in the form of ten stone tablets. These were called the "I'd Really Rather You Didn'ts" by the FSM, the "Commandments" by Mosey, and the "Condiments" by his Pirate gang. While there were originally ten "I'd Really Rather You Didn'ts", two were dropped on the way back down the mountain, with eight remaining.


1. I'd Really Rather You Didn't Act Like a Sanctimonious Holier-Than-Thou Ass When Describing My Noodly Goodness. If Some People Don't Believe In Me, That's Okay. Really, I'm Not That Vain. Besides, This Isn't About Them So Don't Change The Subject.

2. I'd Really Rather You Didn't Use My Existence As A Means To Oppress, Subjugate, Punish, Eviscerate, And/Or, You Know, Be Mean To Others. I Don't Require Sacrifices, And Purity Is For Drinking Water, Not People.

3. I'd Really Rather You Didn't Judge People For The Way They Look, Or How They Dress, Or The Way They Talk, Or, Well, Just Play Nice, Okay? Oh, And Get This In Your Thick Heads: Woman = Person. Man = Person. Samey = Samey. One Is Not Better Than The Other, Unless We're Talking About Fashion And I'm Sorry, But I Gave That To Women And Some Guys Who Know The Difference Between Teal and Fuchsia.

4. I'd Really Rather You Didn't Indulge In Conduct That Offends Yourself, Or Your Willing, Consenting Partner Of Legal Age AND Mental Maturity. As For Anyone Who Might Object, I Think The Expression Is Go F*** Yourself, Unless They Find That Offensive In Which Case They Can Turn Off the TV For Once And Go For A Walk For A Change.

5. I'd Really Rather You Didn't Challenge The Bigoted, Misogynist, Hateful Ideas Of Others On An Empty Stomach. Eat, Then Go After The B******.

6. I'd Really Rather You Didn't Build Multimillion-Dollar Churches/Temples/Mosques/Shrines To My Noodly Goodness When The Money Could Be Better Spent (Take Your Pick):

1. Ending Poverty
2. Curing Diseases
3. Living In Peace, Loving With Passion, And Lowering The Cost Of Cable
I Might be a Complex-Carbohydrate Omniscient Being, But I Enjoy The Simple Things In Life. I Ought To Know. I AM the Creator.


7. I'd Really Rather You Didn't Go Around Telling People I Talk To You. You're Not That Interesting. Get Over Yourself. And I Told You To Love Your Fellow Man, Can't You Take A Hint?

8. I'd Really Rather You Didn't Do Unto Others As You Would Have Them Do Unto You If You Are Into, Um, Stuff That Uses A Lot Of Leather/Lubricant/Las Vegas. If The Other Person Is Into It, However (Pursuant To #4), Then Have At It, Take Pictures, And For The Love Of Mike, Wear a CONDOM! Honestly, It's A Piece Of Rubber. If I Didn't Want It To Feel Good When You Did IT I Would Have Added Spikes, Or Something.

16.12.09

Kavanozun kapağı açık kalmış

Hep adını yazdım şarkılarıma,
sevgilim suçunu herkes bilecek.
Bana ettiklerini herkes duyacak,
seni Tanrı bile affetmeyecek.

Alıştım artık ben sensizliğine,
zararı yok alıştım ben hasretine.
Seni yakacaklar benim yerime,
seni Allah bile affetmeyecek.

Ah edip başını duvarlara vur,
kahrol bir köşede boş hayaller kur.
Kalpsizlerin sonu hep böyle olur,
seni Tanrı bile affetmeyecek.

13.12.09

hayvanlar alemi

animals are divided into:

(a) those that belong to the emperor;
(b) embalmed ones;
(c) those that are trained;
(d) suckling pigs;
(e) mermaids;
(f) fabulous ones;
(g) stray dogs;
(h) those that are included in this classification;
(i) those that tremble as if they were mad;
(j) innumerable ones;
(k) those drawn with a very fine camel's-hair brush;
(l) etcetera;
(m) those that have just broken the flower vase;
(n) those that at a distance resemble flies

1.12.09

a spectacular mushroom cloud in the sky

ラーイーヤー ラ ライヨラ 空に見事なキノコの雲
ラーイーヤー ラ ライヨラ 小道で餌をはむ小鳥の午後は

木漏れ日の芝に手を触れて キミと語ろう
ほらランチのベンチの上で 夢は花咲く
波の音を その胸に 憂鬱は沈めて
橋を明日に伸ばし 津波など案ずることなく

ラーイーヤ ラ ライヨラ あんなに見事な飛行機雲
ラーイーヤ ラ ライヨラ 人気の通りに人行く午後は

微笑みでしばし手を取れば キミと歩こう
ほら「万事に休す」の声も 風がかき消す

明日の日はかまわずに 行く先は任せて
胸に鍵を掛けて 雪崩など信じることなく

ラーイーヤ ラ ライヨラ 夢に見慣れた炎の雨
ラーイーヤ ラ ライヨラ オフィスの窓辺で目覚めた午後は

木漏れ日の芝に誘われて キミと出かけよう
ほらランチのベンチの上で 夢は花咲く

草に吹く風を聞き 憂鬱は投げ捨て
明日も晴れと信じ 夢見など案ずることなく

ラーイーヤ ラ ライヨラ 空に見事なキノコの雲
ラーイーヤ ラ ライヨラ 小道で餌をはむ小鳥の午後
ラーイーヤ ラ ライヨラ ランチのベンチで育てた夢
ラーイーヤ ラ ライヨラ 木漏れ日の日に生まれた午後よ

27.11.09

the creeps (you're giving me)

Clever liar, fooling us all, never thought I'd work it out
How could I have known it was ever about you boy?
Now there's nothing to say, there's no words
And we're not talking anyhow
You must have known I was never to doubt you boy

If it was so fine, it was so good, oh you're unbelievable
All this time I've been living without you boy, not your lying
It felt so good, the world don't know, now they'll never find out
How all these years she must've been beside you boy

Don't forget that I was the one that you found
And if I know you, you'll find me someplace new
I hope I never, I hope I never have to

We're a waste of time
And if I know you, learned long ago it's true
I hope I never, I hope I never have to

Go and explain, explain it again, boy that this all started
Found you lying in the arms of another girl, so stop your crying
Day after day, year after year, far too long it lasted
You must have thought I was nothing without you boy

And tonight, if we learn that the world's on fire
I guess I'll turn to you
I hope I never, I hope I never have to

I've failed to find, so hard to find
And I can't find a way for you and I to go on like this
I'm always learning things the hard, hard, hardest way.

'Cause I was the one that you found
And if I know you, you'll find me someplace new
I hope you never, I hope you never get to

25.11.09

hmiimmmm

sevgili sevgili godsy

daha havadar yazmak isterdim ama biliyorsun buralarda hava biraz oksijensiz kaldı bu aralar


1-En son hangi ülkenin gündemiyle canını sıktın?
Kendi kendime edindiğim Beyrut gündemim bayaa can sıktı diyebiliriz, onun dışında Laos ve Vietnam'ın türk vatandaşlarına kapıdan vize vermeme kararını kınıyorum.
2-En son hangi şarkıdan nefret ettin?
kolay kolay bir şarkıdan nefret ettiğim görülmemiştir ama şu iki gündür yaklaşık 100 şarkıda sinirimden hop oturup hop kalkıyorum
3-En son hangi fastfood ürününden nefret ettin?
Kemirgen yapım nedeniyle hiç birisinden nefret edemem ama Big Mac'in eskisi gibi lezzetli gelmemesi sinirimi bozuyor.
4-En son hangi sakatatı yedin?
Kokoreç!
5-En son hangi yerli parçayı beğendin.
ıhmm şey bilmem ki, televizyonum yok benim ne desem pek eskiden kalmış olacak
6-En son hangi yabancı parçayı beğendin?
Djivan Gasparyan-Freedom
7-En son hangi yerli filmi beğendin?
Daha henüz herkes tarafından izlenemeseler de "Ev" "Acı Aşk" "Beş Şehir"
8-En son hangi yabancı filmi sevdin?
District 9
9-En son hangi kitabı okudun?
Peter S. Beagle'ın Düş Dünyaları
10-En son hangi bilgisayar oyununu oynadın?
World of Goo

11-En son hangi mizah dergisini okudun?
Uykusuz/Penguen
12-En son neden korktun?
Ay'ı patlatmaya cürret eden insanoğlundan
13-En son neye küfrettin?
Adamın tekine*okkalı
14-En son neyden kaçtın?
Çeşitli sorumluluklar
15-En sevdiğin beş film?
Amanın insan nasıl karar verir, ilk aklıma gelenler: The Big Blue, Ponyo, The Cell, The Fall, daha görmesek de Alice in Wonderland
17-En sevdiğin 5 yemek?
iskender, yeni dünya kebabı, mantı, lahana sarması, suşi
18-En sevdiğin 5 isim?
kendi ismimi seviyorum ben en çok *oha*
19-En sevdiğin 5 oyun?
Heroes of Might and Magic, Diablo, Monkey Island -ay oynamaya oynamaya insan unutuyormuş
20-En büyük korkun?
Kabuslarım beni benden alır

21-En nefret ettiğin 5 klişe laf nedir?
ben bunu bi düşüneyim

kimseyi mimleyemiyorum beni kim okuyor ki? *sanki okunacak birşey yazıyormuşum gibi*

edit: sevgili sevgili hirondelle kalenize mim diktim, şeref duyarım.
edit edit: sevgili sevgili PeriZat En. Duble şeref duble mutluluk duyarım mimlenmenizden, mim sizindir.

23.11.09

Aibohphobia (fear of palindromes)

A but tuba.
A car, a man, a maraca.
A dog! A panic in a pagoda!
A new order began, a more Roman age bred Rowena.
A nut for a jar of tuna.
A Santa dog lived as a devil God at NASA.

A tin mug for a jar of gum, Nita.
Acrobats stab orca.
Ah, Satan sees Natasha!
Amen icy cinema.
Amore, Roma.
Amy, must I jujitsu my ma?
Are Mac ‘n’ Oliver ever evil on camera?
Are we not drawn onward, we few, drawn onward to new era?
Are we not pure? “No sir!” Panama’s moody Noriega brags. “It is garbage!” Irony dooms a man; a prisoner up to new era.
Art, name no tub time. Emit but one mantra.
Avid diva.

Borrow or rob?


Cain: a maniac.
Cigar? Toss it in a can. It is so tragic.

Daedalus: nine. Peninsula: dead.
Dammit, I’m mad!
Decaf and DNA faced.
Denim axes examined.
Dentist? Sit Ned.

Desserts I desire not, so long no lost one rise distressed.
Desserts, I stressed!

Devil never even lived.

Did I do, O God, did I as I said I’d do? Good! I did.

Do geese see God?
Do good? I? No! Evil anon I deliver. I maim nine more hero-men in Saginaw, sanitary sword a-tuck, Carol, I — lo! — rack, cut a drowsy rat in Aswan. I gas nine more hero-men in Miami. Reviled, I (Nona) live on. I do, O God!
Do nine men interpret? Nine men. I nod.
Dogma in my hymn: I am God.

Doom mood
Dr. Awkward

Draw nine men inward.
Draw O Caesar. Erase a coward.

Dumb mud.

Egad! A base tone denotes a bad age.
Egad! An adage!
Eve damned Eden. Mad Eve!
Eve saw Diamond, erred. No maid was Eve!
“Evil axis”, sides reversed, is “six alive”.
Evil, a sin, is alive.
Ew! Eat a ewe?

Flee to me, remote elf.

Go dog.
Go hang a salami, I’m a lasagna hog.
God saw I was dog.
Goddamn mad dog!
Golf? No sir, prefer prison-flog.

He did, eh?
Hon? I see bees in – OH!

I did, did I?
I prefer pi.
I saw a crow, orca was I.
I saw desserts; I’d no lemons, alas no melon! Distressed was I.
I’m a lasagna hog, go hang a salami.
I’m a tune nut, am I?
I’m a fool; aloof am I.
In word salad, alas, drown I.
Is it I? It is I!

Laminated E.T. animal.
Late metal.

Leon’s noel.
Live no evil! Live on evil!
Live not on evil.
Live, O Devil, revel ever! Live! Do evil!
Lived on Decaf; faced no Devil.
Llama mall.
Lonely Tylenol.
Loops at a spool.

Madam, I’m Adam.
Madame, not one man is selfless; I name not one, madam.
Maps, DNA, and spam.
Mr. Owl ate my metal worm.
Murder for a jar of red rum.
Must sell at tallest sum.

Name no one man.
Name no side in Eden, I’m mad! A maid I am, Adam mine; denied is one man.
Name not one man.
Name now one man.
Name tarts? No, medieval slave, I demonstrate man!

Never odd or even.

Niagara, eh? I hear again!
Niagara, O roar again!
No cab, no tuna nut on bacon.
No devil lived on.
No lemon, no melon.
No sir! Away! A papaya war is on.
No trace, not one carton.
No, it is opposition.
No, sir, away! A papaya war is on!
No, tie it on.
Not a banana baton.
Now do I repay a period won.
Now I draw an award. I won!
Now I see bees I won.
Now I won.

Nurse, I spy gypsies. Run!
Nurses run.

O Geronimo, no minor ego.
Oozy rat in a sanitary zoo.

Pool loop.
Pot top.
Pull up if I pull up.

Rail delivers reviled liar
Rats at a bar grab at a star.
Rats live on no evil star.
Rats paraded a rapstar.
Raw Novel? Lev on War.
Red root put up to order.
Red rum, sir, is murder.
Revered now, I live on. O did I do no evil, I wonder, ever?
“Reviled did I live,” said I, “as evil I did deliver!”
Reward drawer.
Rise to vote sir.
“Rum… rum…” I murmur.

Salt an atlas.
Satan, oscillate my metallic sonatas!
Saw tide rose? So red it was.
See, slave, I demonstrate yet arts no medieval sees.
Sega? Millions! Alas, no ill images!
Seven eves.
So many dynamos!
So, cat tacos!
Some men interpret nine memos.
Star rats.
Step on no pets.
Stop! Murder us not, tonsured rumpots!
Stressed desserts
Stressed was I ere I saw desserts.

Sums are not set as a test on Erasmus.


Tell a ballet.
To idiot.
Too bad I hid a boot.
Too hot to hoot.
Top spot.
Tube debut.
Tuna roll or a nut?

UFO tofu.

Was it a bar or a bat I saw?
Was it a bat I saw?
Was it a car or a cat I saw?
Was it a cat I saw?
Was it a rat I saw?
We few.

We sew.
Wet sanitary rat in a stew.
Won’t it now?
Wonders in Italy, Latin is red now.
Wonton? Not now.

Ya, Decaf. FACE DAY!!
Yawn a more Roman way.
Yawn…Madonna fan? No damn way!!
Yo, banana boy!

Zeus was deified, saw Suez.